------
Showing posts with label Makale. Show all posts
Showing posts with label Makale. Show all posts

Mihrimah Sultan'ın Şifresi Çözüldü

Vakıflar Genel Müdürlüğü, 1999'da meydana gelen Marmara Depremi'nde çökme tehlikesi geçiren Edirnekapı Mihrimah Sultan Camisi'ni Mimar Sinan'ın şifrelerini çözerek kurtardı.



Mimar Sinan'ın, temelinin yeraltı sularından olumsuz etkilenmemesi için yaptırdığı kuyuların kapatılmasının caminin sonunu hazırladığı ortaya çıktı. Restorasyon ve onarımla sağlamlaştırılan camide, 450 yıl önceki döneme dönüş yapıldı.

SIR, KUYULARDA

Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, Mihrimah Sultan Camisi'nin görkemli günlerine geri döndüğünü söyledi. 15 gün içerisinde caminin açılacağını açıklayan Beyazıt, restorasyon ve onarım çalışmalarında tam bir 'geçmişe bir yolculuk' yapılarak, mühendislik örneği sergilendiğini anlattı.

Mimar Sinan, 450 yıl önce camiyi inşa ederken, temellerin yeraltı sularından etkilenmemesi için kuyu kazdırıyor. Mimarlık dehası Sinan, yüksek kotta yapılan cami temellerinin ve zemininin sağlam kalabilmesi için bir miktar su ile temas etmesi gerektiğini düşünüyor. Bu sağlamak amacıyla da kuyuları yaptırıyor. Hayati önem taşıyan kuyuların ne kadar vazgeçilmez olduğunun anlaşılamaması caminin sonunu hazırlıyor. Zamanla şehir şebeke suyu da gerekçe oluşturdu ve kuyular kapatıldı. Caminin temellerinin arası bu nedenle balçıkla doldu. Restorasyon kapsamında, etrafındaki çelikten koruyucu dayanaklar kaldırıldı. Toplam 97 güçlendirme kuyusu açılarak, cami zemini stabil hale getirildi ve kayma engellendi. Cami bohçalanma yöntemiyle tamamen çevrildi ve temel sağlam duruma alındı. Mihrimah Sultan Camisi'nin 18 metre altından geçilerek, güçlendirme kuyuları birbirleriyle bağlı hale getirildi. Yetkililer, tarihi eserin gençlik dönemine döndüğünü söyledi.

TARİHÇESİ

Cami, Osmanlı mimarisinin klasik dönemi olarak adlandırılan 16. yüzyılda inşa edilmiş bir vakıf eseri. Dönemin üç padişahına mimarbaşılık yapmış olan ünlü mimar, Mimar Sinan tarafından yapıldı. Kanuni'nin kızı Mihrimah Sultan adına inşa edildi. 1562-1565 arasında inşa edilen caminin vakfiyesine göre, cami civarında 63 dükkânlı bir çarşı, bir ev ve bir bakkal bulunuyor.

Kanayan Ağaç



Sokotra Dünya’nın kıtasal kökenli bölgeleri içerisinde en izole durumdaki yerlerinden bir tanesidir.

Takımadalar büyük ihtimalle Afrika’dan fay kırılması ile Orta Pliyosen devrinde ayrılmıştır, aynı çatlak olayı kuzeybatısındaki Aden Körfezi’nin açılmasını sağlamıştır.

Sokotra’nın en ilginç ve en görülesi yanı dünyada sadece bu adada bulunan bir ağaç. Ağacın yerel dildeki adı ‘Şecere-ül Adem’. (Adem’in Soyağacı)

‘Kanlı Ejder Ağacı’ (Draceana cinnabari) diyen Sokotralılar da var. İlk bakışta ters dönmüş bir şemsiyeyi andıran dalları yerçekimine meydan okur gibi yukarı doğru uzayan bu ağaç birçok efsaneyi içinde barındırıyor. Adanın Müslüman halkına göre ağaç insanlığın ilk gününden bugüne kan bağlarını simgeliyor ve Hz. Adem’in insanlığın kötüleşen hali için döktüğü kanlı gözyaşlarını simgeliyor. Ağacın en ilginç yanı dallarını sert bir cisimle kazıdığınızda gövdesinden kırmızı kan benzeri bir sıvı akması. Afrika kökenli adalılar iki erkek kardeşin kan davası güdüp birbirlerini öldürmelerinden sonra bu ağacın oluştuğuna inanıyorlar.

Şehirlerimiz Neleri ile Meşhur?



ADANA
Pamuk ( Beyaz altın ), Adana Kebabı, Çukurova, Anavarza Kalesi, Misis Antik Kenti, Tekir Yaylası, Yaşar Kemal, Sakıp Sabancı

ADIYAMAN
Nemrut Dağı, Besni Üzümü, Pirin-Gümüşkaya Mağaraları, Kahta Çayı

AĞRI
Ağrı Dağı, İshak Paşa Sarayı, Balık Gölü, Göktaşı Çukuru, Gürbulak Sınır Kapısı, Günbuldu Mağaraları

AFYON
Haşhaş, Kaymak, Afyon Sucuğu, Afyon Mermeri, Çağlayan Mesire Yeri, İscehisar Kayalıkları, Bayat Kilimleri, Hüdai, Gazlıgöl, Dinar ve Sandıklı Kaplıcaları

AKSARAY
Ihlara Vadisi, Eğri Minare, Yılanlı Kilise, Sultanhanı ve Ağzıkarahan Kervansarayları, Acemhöyük, Manastır Vadisi, Antik Nora Şehri

AMASYA
Amasya Elması, Borabay Gölü, Amasya Kalesi, Kral Kaya Mezarları, Ahşap Amasya Evleri, Darüşşifa ( Akıl hastalarının müzik ve su sesiyle tedavi edildiği ilk yer ), Şehzadeler Şehri

ANKARA
Ankara Kalesi, Tiftik Keçisi ( Ankara Keçisi ), Hacı Bayram Veli Türbesi, August Tapınağı, Roma Hamamı, Gordion ( Frigyanın Başkenti ), Atakule, Karum İş Merkezi, Kızılcahamam-Ayaş Kaplıcaları, Beypazarı Evleri

ANTALYA
Düden-Kurşunlu-Manavgat Şelaleleri, Dim-Damlataş-Karain Mağaraları, Olimpos-Beydağları-KöPage Rankingülü Kanyon Milli Parkları, Konyaaltı-Lara-Patara Plajları, Turunçgil ve Seracılık Üretimi ile Alanya, Side, Manavgat, Kemer, Kalkan, Kaş Gibi Turizm Merkezleri, Tarihi Kaleiçi Evleri, Altın Portakal Film Yarışması, Kesme Çiçek Üretimi, Aspendos, Perge, Fhaselis, Termessos, Olympos Antik Kentleri

ARDAHAN
Kaşar Peyniri, Çıldır Gölü

ARTVİN
Boğa Güreşleri, Barhal Kilisesi, Sarp Sınır Kapısı, Çoruh Nehri, Karagöl – Sahara ve Hatilla Vadisi Milli Parkları

AYDIN
Deve Güreşleri, Büyük Menderes Nehri, Afrodisias-Milet-Didim-Priene Antik Kentleri ile Kuşadası, Aydın İnciri, Dilek Yarımadası Milli Parkı

BALIKESİR
Susurluk Ayranı ve Tostu, Manyas Gölü ve Manyas Yoğurdu, Ayvalık ve Edremit Zeytini, Kaz Dağları Milli Parkı, Bor mineralleri, Gönen-Manyas-Burhaniye Kaplıcaları, Kaz Dağları Sarıkız Şenlikleri, Şahin Deresi Kanyonu, Sütüven Şelalesi, Ayvalık-Altınoluk-Akçay-Ören Turizm Merkezleri, Hasanboğuldu, Tahtakuşlar Etnografya Müzesi, Balıkesir Kolonyası

BARTIN
Amasra Kalesi, İnkum Plajı, Bartın Çayı

BATMAN
Hasankeyf Türbesi ve Kalesi, Petrol Rafinerisi

BAYBURT
Bayburt Kalesi, Şehit Osman Türbesi, Aydıntepe Yeraltı Şehri, Sırakayalar Şelalesi

BOLU
Yedi Göller, Abant, Gölcük, Sünnet Gölleri, Mudurnu ve Göynük’ün Tarihi Ahşap Evleri, Kartalkaya Kış Sporları Merkezi, Mengen’in Aşçıları, Akkaya Travertenleri, Seben Kaya Evleri, Seben Elması, Aladağ Yaylaları, Mudurnunun Sarot ve Babas Kaplıcaları

BURDUR
Sagalassos Antik Kenti, İnsuyu Mağarası, Burdur ve Salda Gölleri

BURSA
Yeşil Türbe, Ulu Cami, Kozahan, İznik Çinileri, Cumalıkızık Köyü ve Evleri, Uludağ Milli Parkı, Kestane Şekeri, Şeftali, Bıçak, Havlu, Gemlik ve Mudanya’nın Zeytini, İnegöl Köftesi, Çekirge-Oylat Kaplıcaları, İskender Kebabı, İnkaya Çınarı, Mihaliç Peyniri, İznik Gölü,Emsali zor bulunan IRGANDI köPage Rankingü, Osman Gazi ve Orhan Gazi Türbesi, Emirsultan türbesi,Molla Gürani Türbesi, Molla Fenari Türbesi, Karagöz ve Hacivat, Üftade Türbesi, Hisar ve Orta Pazar mahallelerindeki surlar ve Osmanlının Bursa’ya ilk girdiği Kapı (Saltanat Kapı Yeni Yapılan Değil),Emsali zor bulunan IRGANDI köPage Rankingü

BİLECİK
Şeyh Edebali ve Ertuğrul Gazi Türbeleri, Saat Kulesi, Türk Büyükleri Platformu, Osmanlının Kuruluş Yeri Söğüt İlçesi, Mermer Üretimi ve Bozöyük Seramiği

BİNGÖL
Kös Kaplıcası, Soğuksu Mesiresi, Buzul Gölleri, Kiğı Kalesi, Yüzen Ada ( Turnalar Gölü ), Kartal ( Karakuş ) Halkoyunu

BİTLİS
Nemrut Dağı, Nemrut Krater Gölü, Ahlat Kümbetleri, Tütün Üretimi, Süphan Dağı, Adilcevaz Kalesi, İhlasiye Medresesi, El-Aman Kervansarayı, Ahlat Selçuklu Mezarlığı, Beş Minare ( Şerefiye, Kalealtı, Ulu, Meydan ve Gökmeydan Camileri )

ÇANAKKALE
Gökçeada ve Bozcaada, Truva ve Assos Antik Kentleri, Gelibolu Şehitler Milli Parkı, Adatepe ve Çetmi (Yeşilyurt ) Köyleri, Dardanel Balık Konservesi, Domates ve Seramik Üretimi, Höşmerim ( peynir tatlısı )

ÇANKIRI
Çankırı Kalesi, Taşmescit, Bülbül Pınarı Dinlenme Yeri, Kayatuzu Üretimi

ÇORUM
Yazılıkaya, Hattusaş, Alacahöyük Ören Yeri, Çorum Leblebisi ve Saat Kulesi

DENİZLİ
Pamukkale Travertenleri, Hierapolis Antik Kenti, Buldan Bezi, Havlu ve Bornoz Üretimi, Güney Şelalesi, Karahayıt Kaplıcaları, Kızıldere Jeotermal Kaynağı , Denizli Horozu

DİYARBAKIR
Diyarbakır Karpuzu, Malabadi KöPage Rankingüsü, Diyarbakır Surları, Ergani Bakırı, Behrampaşa Camii, Delilo Halkoyunu, Deliller Hanı, Diyarbakır Sokakları, ( Küçeler ) Hilar Kayalıkları, Çermik Kaplıcası, Meryem Ana Kilisesi, Sarı Saltık Türbesi

DÜZCE
Samandere, Güzeldere, Aydınpınar, Sarıyayla, Saklıkent ve Aktaş Şelaleleri,Fakıllı, Sarıkaya ve Aksu Mağaraları, Akçakoca Turizm Merkezi, Efteni Gölü ve Kaplıcası, Konuralp Müzesi, Sakarca, Topuk, Kardüz, Odayeri , Torkul Yaylaları

EDİRNE
Selimiye Camii, Rüstempaşa Kervansarayı, Kırkpınar Yağlı Güreşleri, Ayçiçeği-Pirinç ve Beyaz Peynir Üretimi, UzunköPage Rankingü.

ELAZIĞ
Harput Kalesi ve Şehri, Keban Baraj Gölü, Hazar Gölü, Buzluk Mağarası, Çaydaçıra Halkoyunu, Ağın Kaplıcası,Hazarbaba Kayak Merkezi,Arap Baba Türbesi

ERZURUM
Palandöken Kayak Merkezi, Çifte Minareli Medrese, Tortum Şelalesi, Oltu Taşı, Aziziye Tabyaları, Üç Kümbetler, Çağ Kebabı, Tepsi Minare ( Saat Kulesi ), Erzurum Kalesi, Rüstem Paşa Bedesteni, Erzurum Kongresi Binası, Çobandede KöPage Rankingüsü, Narman Peribacaları

ERZİNCAN
Girlevik Şelalesi, Ekşisu Kaplıcası, Tulum Peyniri, Bakır İşlemeciliği, Aygır Gölü, Buz Mağaraları, Eğinin ( Kemaliye ) folklörü

ESKİŞEHİR
Lületaşı, Porsuk Çayı, Midas Tapınağı, Anadolu Üniversitesi, Yunus Emre Türbesi, Tarihi Odun Pazarı Evleri, Yazılıkaya Frig Vadisi ( Midas Kenti ), Uyuz, Çifteler ve Yarıkçı Hamamları, Çatacık Ormanları ve Mesire Yeri, Eti Bisküvileri, İnönü Planör Kampı, Sivrihisar Ermeni Kilisesi

GAZİANTEP
Antepfıstığı, Antep Baklavası, Zeugma-Karkamış-Yesemek Antik Kentleri, İplik Sanayi, Karpuzatan ve Dülükbaba Mesire Yerleri, Antep Mutfağı

GÜMÜŞHANE
Tomara ve Torul Şelaleleri, Satara Antik Kenti, Kuşburnu Çayı ve Marmeladı, İmera Manastırı ve Gümüşhane Evleri

GİRESUN
Giresun Kalesi, Fındık Üretimi, Hayırsız Ada, Şebinkarahisar Kalesi, Kümbet, Bektaş, Gölyanı, Kulakkaya ve Sisdağı Yaylaları, Aksu Şenlikleri, Pınarlar Şelalesi Aygır Gölü, Giresun Kalesi, Gedikkaya

HAKKARİ
Cilo ve Sat Dağları, Buzul Gölleri, Zap Suyu, Ters Lale ( Ağlayan Lale ), Şemdinli Balı, Sümbül Dağı, Hakkari Kilimleri

HATAY
Antakya Mozaik Müzesi, Harbiye Mesire Yeri, Arsuz Plajları, İskenderun Demir-Çelik Fabrikaları, Soğukoluk Mesire Yeri, Künefe Tatlısı, Sen Piyer Kilisesi, Erzin Kaplıcaları

IĞDIR
Pamuk Üretimi

ISPARTA
Kovada Gölü Milli Parkı, Isparta Gülü, El Dokuması Isparta Halıları, Eğirdir ve Gölcük Gölleri, Isparta Elması,Yazılı Kanyon Milli Parkı, Pınargözü Mağarası, Davraz Dağı Kayak Merkezi

KAHRAMANMARAŞ
Maraş Dondurması, Döngel Mağaraları, Afşin-Elbistan Termik Santrali, Maraş Kalesi, Tarhana,Sütçü İmamı

KARABÜK
Safranbolu Evleri, Safranbolu Lokumu, Demir-Çelik Fabrikası

KARAMAN
Hatuniye Medresesi, YerköPage Rankingü Şelalesi, Karaman Koyunu, Türkiyenin Bisküvi Üretim Merkezi, Karaman Elması,Karamanın Koyunu

KARS
Kars Kalesi, Ani Harabeleri, Sarıkamış Kayak Merkezi, Kaşar Peyniri

KASTAMONU
Cehennem Deresi Kanyonu, Ilgarini Mağarası, Tosya Pirinci, TaşköPage Rankingü Sarımsağı, Ilgaz Dağı Milli Parkı, Kır Pidesi, Kürenin bakırı

KAYSERİ
Erciyes Dağı Kayak Merkezi, Kayseri Pastırması, Bünyan Halısı, Sultansazlığı Kuş Cenneti, Kapuzbaşı Şelaleleri, Gesi Bağları, Talas Kenti, Gevher Nesibe Tıp Merkezi

KIRIKKALE
Silah Fabrikaları, Petrol Rafinerisi

KIRKLARELİ
Dupnisa Mağarası, Alpullu Şeker Fabrikası, Hamitabat Doğalgaz Santrali, Dereköy-İğneada-Kıyıköy-Kastro gibi Sayfiye Yerleri

KIRŞEHİR
Ahi Evran Türbesi, Hirfanlı Baraj Gölü, Seyfe Gölü, Petlas Lastik Fabrikası, Cacabey Medresesi, Mucur Yeraltı Şehri

KOCAELİ ( İZMİT )
Pişmaniye, Değirmendere Fındığı, Hannibal’ın Mezarı, Petrokimya ve Otomotiv Sanayi, Osman Hamdi Bey Müzesi, Eski Hisar Kalesi, Saat Kulesi, Hereke Halısı, Kandıra Yoğurdu, Abdülazizin Av Köşkü, Kaiser Wilhelm Köşkü, Ballıkayalar Vadisi ve Beşkayalar Tabiat Parkları, Darıca Kuş Cenneti, Maşukiye, Kartepe ve Kuzu Yaylası, Çoban Mustafa Paşa Külliyesi,Yarımca Kirazı

KONYA
Mevlana Türbesi, Alaeddin Tepesi ve Camii, Karatay Medresesi, Çatalhöyük Antik Kenti, Akşehir Nasrettin Hoca Şenlikleri, Balatini Mağarası, Ilgın Kaplıcaları

KİLİS
Kilis Yorganları

KÜTAHYA
Porselen ve Çini İmalatı, Başkomutanlık Milli Parkı, Kütahya Kalesi, Aizanoi Antik Kenti, Tunçbilek-Seyitömer Linyitleri, Tavşanlı Leblebisi, Simav ve Gördes Halıları

MALATYA
Malatya Kayısısı, Günpınar Şelalesi, Pınarbaşı Mesire Yeri, Aslantepe Antik Kenti, Karakaya Barajı, Somuncu Baba Camii ve Balık Gölü, Sürgü ( Takaz ) Mesire Yeri, Arapgir Meydan KöPage Rankingüsü, Battalgazi Kervansarayı, Sultansuyu Harası, Darende Kudret Hamamı

MANİSA
Sard Antik Kenti, Mesir Macunu, Spil Dağı Milli Parkı, Üzüm ve Tütün Üretimi, Soma’nın Linyiti, Ağlayan Kaya ( Nyobe ) Muradiye ve Ulu Cami Külliyeleri, Vestel Fabrikaları

MARDİN
Deyrul-Zafaran Manastırı, Mardin Kalesi, Taş Evleri, Telkari Gümüş İşlemeciliği, Dara Harabeleri ve Zinciriye Medresesi

MERSİN ( İÇEL )
Kız Kalesi, Cennet ve Cehennem Obrukları, Silifke Yoğurdu, Anamur Muzu, Turunçgil ve Seracılık Üretimi, Göksu Nehri, Sertavul Geçidi, Tarsus Şelalesi, Çamlıyayla ( Namrun )

MUĞLA
Bodrum, Marmaris, Datça, Fethiye, Dalyan, Göcek Gibi Turizm Merkezleri, Kelebekler Vadisi, Bodrum Kalesi, Beyaz Bodrum Evleri, Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi, Saklıkent Kanyonu, Ölü Deniz, Çamur Banyosu, İztuzu Plajı, Sedir Adası, Knidos-Letoon-Kaunos-Labranda-Keramos Antik Kentleri, Milas Halıları, Halikarnas Balıkçısı, Marmaris Çam Balı, Sığla Ağacı ve Yağı

MUŞ
Muş Ovası, Malazgirt Anıtı, Gaz Gölü

NEVŞEHİR
Peribacaları, Derin Kuyu ve Kaymaklı Yeraltı Şehirleri, Hacı Bektaşi Veli Türbesi, Üzüm Bağları ve Şarabı, Patates Üretimi, Testi Kebabı, Avanos’un Çanak Çömlek İşçiliği, Göreme Açık Hava Müzesi, Kozaklı Kaplıcaları, Ortahisar ve Uçhisar Kaya Oyması Kaleleri, Tarihi Mustafapaşa Evleri,Zelve

NİĞDE
Saat Kulesi, Aladağlar, Bolkar Dağları, Türkiye’nin Elma ve Patates Deposu, Kuşkayası Mezarlığı, Çiftehan Kaplıcaları

ORDU
Türkiye’nin Fındık ve Bal Deposu, Boz Tepe, Çamlık Mesire Yeri, Yason Burnu ve Kilisesi, Keyfalan Yaylası

OSMANİYE
Toprakkale Kalesi, Hemite Kalesi, Karatepe-Aslantaş Açık Hava Müzesi, Karaçay ve Şarlak Şelaleleri, Zorkun Yaylası, Haruniye Kaplıcası, Yerfıstığı Üretimi

RİZE
Çay Bahçeleri, Kaçkar Dağları, Ayder ve Çamlıhemşin Yaylaları, Anzer Balı, Zilkale ve Buzul Gölleri, Elevit Şelalesi, Palovit Yaylası, Fırtına Deresi Vadisi, Rize Kalesi, Rize Bezi

SAKARYA
Sapanca ve Poyrazlar Gölleri, Akyazı Kuzuluk Kaplıcaları, Sakarya Nehri, Patates ve Soğan Üretimi

SAMSUN
Tütün Üretimi, Çarşamba ve Bafra Delta Ovaları, Havza ve Ladik Kaplıcaları, Atatürk Anıtı, Bafra Pidesi,VezirköPage Rankingü İlçesinin Semaveri

SİNOP
Sinop Kalesi, Boyabat Pirinci, İnceburun ( Türkiye’nin En Kuzey Noktası ), Ayancık Kerestesi, Erfelek Tatlıca Şelaleleri, İnaltı Mağarası, Akgöl, Sinop Hapishanesi, Keten Üretimi

SİVAS
Buruciye Medresesi, Gök Medrese, Kangal Çoban Köpeği, Kangal Balıklı Kaplıcası, Divriği’nin Demiri, Pir Sultan Abdal ve Aşık Veysel, Divriği Ulu Camii ve Darüşşifa, Çifte Minareli Medrese, Sızır Şelalesi ( Gemerek ),Tödürge Gölü ( Zara )

SİİRT
Veysel Karani Türbesi, Büryan Kebabı, Perde Pilavı, Saat Kulesi, Siirt Yünlü Battaniyeleri, Derzin Kalesi, Billoris Kaplıcası, Jirkan Kilimi

TEKİRDAĞ
Şarköy Üzümü ve Şarabı, Tekirdağ Rakısı, Ayçiçeği, Tekirdağ Köftesi, Rakoçzi Müzesi, Rüstempaşa Camii

TOKAT
Tütün Üretimi, Niksar Ayvaz Suyu, Almus Baraj Gölü, Ballıca Mağarası, Topçam Yaylası, Zinav Gölü, Gök Medrese, Tokat Çemeni, Sulu Saray ( Sebastapolis ) Tokat Kebabı, Yazma Üretimi

TRABZON
Sümela Manastırı, Atatürk Köşkü, Uzungöl, Zağanos KöPage Rankingüsü, Hamsiköy Sütlacı, Kadırga Yaylası, Trabzon Bileziği, Akçaabat Köftesi, Boztepe, Beton Helva ve Vakfıkebir Odun Ekmeği, Ayasofya Müzesi, Horon, Kisarna ( Bengisu ) Madensuyu, Sultan Murat Yaylası, Kızlar Manastırı, Trabzonspor

TUNCELİ
Munzur Vadisi Milli Parkı, Düzgün Baba Dağı, Bağın Ilıcası, Munzur Gözeleri, Tek dişli Munzur Sarımsağı

UŞAK
Deri, Kilim ve Battaniye Sanayii, Şeker Fabrikası ( Türkiye’deki İlk Şeker Fabrikası ), Akse Çamlığı, Hamam Boğazı Şifalı Suları

VAN
Van Kedisi, Akdamar Adası, Van Gölü, Hoşap Kalesi, Muradiye ve Bendimahi Şelaleleri

YALOVA
Termal Kaplıcaları, Armutlu Kapıcaları, Atatürk Köşkü Müzesi

YOZGAT
Saat Kulesi, Yozgat Çamlığı Ulusal Parkı, Kerkenez Harabeleri (Keykavus Kalesi), Akdağ Ormanları,Arabaşı,Testi ve Tandır Kebabı, Madımak, Çeşka Kalesi, Türkiyenin İlk Dünyanın 3. Milli Parkı Çamlık

İSTANBUL
Topkapı Sarayı, Sultanahmet ve Süleymaniye Camileri, Yerebatan Sarnıcı, Kapalıçarşı, Mısırçarşısı, İstiklal Caddesi, Dolmabahçe ve Çırağan Sarayları, Yıldız-Gülhane – Emirgan Parkları, Çamlıca Tepesi, Prens Adaları, Rumeli Hisarı, Haliç Piyerloti, Kız Kulesi, İstanbul Boğazı, Minyatürk, İstanbul Surları, Galata Kulesi, Sultanahmet Meydanı, Aya İrini Müzesi, Eyüp Sultan Camii, Boğaz KöPage Rankingüleri, Bozdoğan Kemeri, Fener Rum Patrikhanesi

İZMİR
İzmir Saat Kulesi, Kadife Kale, Meryem Ana Evi, Kültürpark, Efes-Bergama Antik Kentleri, Balçova Kaplıcaları, Kemeraltı Çarşısı, Çamaltı Tuzlası ve Kuş Cenneti, Çeşme Kalesi, Kordon Boyu, Asansör, Kızlar Ağası Hanı, Birgi Çakırağa Konağı, İzmir Köfte, Lokma ve Kemalpaşa Tatlıları, Foça, Çeşme, Seferihisar, Selçuk, Alaçatı Turizm Merkezleri

ZONGULDAK
Taşkömürü ( Karaelmas ), Cehennemağzı, Gökgöl ve İnağzı Mağaraları

ŞANLIURFA
Urfa Kalesi, Urfa Sıra Geceleri, Halil-ül Rahman Gölü ( Balıklı Göl ), Harran Harabeleri, Ceylanpınar Üretme Çiftliği, Çiğ Köftesi, Kelaynak Kuşları, Halfeti Evleri, Pamuk Üretimi, Hz.Eyüp Mağarası, Şuayip Şehri ve Mağarası

ŞIRNAK
Cudi Dağı, Kasrik Boğazı, Habur Sınır Kapısı, Mem-u Zin Türbesi

Osmanlı'nın 5 Gemiyle İrlanda'da Bıraktığı İz



Yaklaşık iki milyon İrlandalı'nın göç etmesine ve ölümüne sebep olan açlık ve kıtlık felâketi sırasında Sultan Abdülmecid, zor durumdaki İrlanda halkına 10.000 Sterlin yardımda bulunmak istedi. Fakat kendi topraklarına dâhil olan bu bölgeye sadece 2.000 Sterlin yardım yapmayı kararlaştıran İngiltere Kraliçesi Victoria, Osmanlı'nın kendilerinden kat kat fazla bağış yapmasını kabul etmeyerek, İstanbul’daki büyükelçisi vasıtasıyla, Sultan’ın teklifini reddetti ve Osmanlı bağışı -İngiltere'nin isteğiyle- 1.000 Sterlin'e indirildi. Sultan Abdülmecid bunun üzerine İrlanda’ya tahıl yüklü 5 gemi gönderdi. Fakat İngilizler'in Dublin Limanı’na sokmadıkları erzak dolu yardım gemileri, yüklerini Drogheda Limanı’na boşalttı. (1847) Bu dönemde İngiltere ve kıta Avrupa’sı sanayi devriminin getirdiği refah ve zenginliğe rağmen İrlanda’ya yardım etmezken, Osmanlı içinde bulunduğu maddî sıkıntı ve uzak coğrafi mesafeye aldırmadan zor durumdaki bölge insanına yardım etmek istiyordu.

İşte, bu olayın anısına 800. kuruluş yıldönümünü kutlayan Drogheda Belediyesi’nce yaptırılan "Şükran Plâketi", 150 yıl önce Türk Gemicilerin misafir edildiği eski belediye sarayının duvarına (şimdiki Westcourt Oteli'ne) törenle çakıldı.

İrlanda Asilzâdeleri'nin Osmanlı Padişahı'na gönderdikleri ve hâlen Topkapı Sarayı Müzesi arşivinde muhafaza edilen yardım sonrası gönderilmiş Teşekkür Mektubu'nda ise şöyle deniliyor: "Aşağıda imzaları bulunan biz İrlanda Asilzâdeleri, Beyefendileri ve Sâkinleri, Majesteleri tarafından acı çeken kederli İrlanda halkına gösterilen cömert hayırseverlik ve alâkaya en derin minnetlerimizi saygıyla takdim eder ve onlar adına Majesteleri tarafından İrlanda halkının ihtiyaçlarını karşılamak ve acısını dindirmek üzere cömertçe yapılan bin sterlinlik bağış için teşekkürlerimizi arz ederiz."

İrlanda'ya Osmanlı yardımının etkisi öylesine büyük olmuş ki

Şehrin ve ülkenin ünlü futbol klübü Drogheda United'ın simgesinde de ayyıldız kullanılmış.

Drogheda’nın Belediye başkanı Alderman Frank Goddfrey törende yaptığı konuşmada şehir ambleminin Osmanlı hilâl ve yıldızı olduğunu hatırlatarak “Şükran Plâketi'miz, iki ülke insanlarının dostluk sembolü olacaktır ümidindeyim.” dedi. Kıtlık ve Açlık Müzesi müdürü de, Türk Halkı'na ve Osmanlı Devleti’ne minnettar olduklarını vurguladı.

Büyük İrlanda Kıtlığı

İrlanda Tarihi'nin en önemli olaylarından biri olan İrlanda Açlığı, Büyük Kıtlık veya Patates Kıtlığı diye de adlandırılan İrlanda patatesinin zehirlenmesi sonucu ortaya çıkan büyük afette yaklaşık 1 milyon İrlandalı hayatını kaybetmiş ve yaklaşık 2 milyon İrlandalı da çoğunlukla Amerika'ya göç ederek ülkeyi terk etmiştir. 1845'te Amerika'dan sızan (veya sızdırılan) zehirli bir mikroskobik mantar olan Phytophtera İnfestans'ın, ülkenin en temel gıda maddesi olan patates ürününün üçte birini yok etmesiyle başlayan kıtlıkda ertesi yılki kayıp yüzde 80-90'lara kadar ulaştı. Aç halkın tohumlukları da yemesi sebebiyle kıtlık 1847'de zirveye ulaştı. İthal tohumların kullanıldığı 1848'deki mahsulde ise patateslerin yarıya yakını heba oldu. 1849'dan itibaren azalmaya geçen felaket 1851'de sona erdi.

Patates Kıtlığı'nın yaşanmasından sonra başlayan ölümler ve göç olaylarından sonra yaklaşık 8 Milyon olan İrlanda nüfusu bir kaç yıl içinde yaklaşık 5 milyona gerilemiş, Amerika'ya göç etmek zorunda kalıp bir daha vatanlarına dönemeyen İrlandalılar ise geride pekçok hüzünlü hikaye bırakmışlardır.

Acı Gün Dostu

İngiltere Kraliçesi'nin kendi topraklarına dahil bir bölgeye Osmanlı Devleti tarafından yapılmak istenen nakdî yardımı engellemesi ve yardım miktarını onda bire düşürmesi, ibret verici bir olaydı. Buna karşılık, Osmanlı Sultanı Abdülmecid’in muhtemel siyasi gerilimleri ve ulaşım güçlüklerini de göze alarak 4.000 kilometre uzaklıktaki fakir bir ülkeye tahıl yüklü gemiler göndermesi tarih sayfalarında benzerine rastlanmayacak bir alicenaplık örneğiydi.

Evet, Avrupa'nın en batısında, tarih boyunca hiç karşı karşıya gelmediğimiz insanların memleketinde, bizimle ilgili, kitabe diyebileceğimiz bir belge çakılı. Oradaki üç-beş satır, insanlık tarihini anlatan ciltler doluşu kitaba sığmayacak bir mana zenginliği içinde, daha nice asırlar ötesine mesaj verip, ışık tutacak.

Rafine Tuzun Zararları

Hadisi şerifte: ”Yemeğe tuz ile başlayandan Allah (c.c.) 330 çeşit hastalığı uzaklaştırır. Bu hastalıklar delilik, cüzzam, bağırsak rahatsızlığı ve diş ağrısıdır. Kalanı Allah’ın yüce bilgisinde saklıdır” buyurulmuştur.



Tuz derken, bugün ki rafine edilmiş sofra tuzu (NaCI, sodyum klorür) değil doğal, işlenmemiş kaya tuzunu veya deniz tuzunu kastediyoruz. Bu tuzlar iyot, magnezyum, potasyum, çinko, silikat gibi insan sağlığı için gerekli makro ve mikro elementleri içerir. Gri kaya tuzu (turşu tuzu), deniz tuzu (kalın olan), ingiliz tuzu, hindistan tuzu doğal tuzlardandır. Bunlar ve benzeri tuzlar bağırsakları temizleyip ishali durdurur, kabızlığı ve çeşitli kokuları gideriri, mişe asiti üretimine yardımcı olur, donmuş maddeleri eritir, diş taşlarını temizler, safrayı ve balgamı söker, yaraları temizler ve kurutur, diş etlerini ve dalağı kuvvetlendirir, cildi güzelleştirir.

Çiğ sebze ve salatalara tuz katmak doğru değildir. Çünkü tüm bitkiler suni gübre ile yetiştirildiği için, sebzeler, tahıllar, meyveler tuz içerir. Rafine edilmiş sofra tuzu turşunun kalitesini, sıcak yemeğin tadını bozar. Rafine edilmiş katkılı sofra tuzu veya yapay tuz, bütün katkılı yiyecekler gibi, sağlığa zararlıdır ve doğal tuzun yerini tutamaz.

Sofra tuzuna eklenen katkı maddeleri;

Sodyum alüminyum silikat (E173): Renklendirici ve nem tutucu olarak kullanılan katkıdır. Zehirlidir ve katkı maddeleri dahil her türlü maddeye karşı aşırı duyarlılığa neden olabilir. Dünyanın çoğu ülkesinde yasaklanmıştır. Alimünyum bazlı nem tutucuların beyin dokularına yerleşerek öğrenme bozukluğu, zeka geriliği ve felçlere sebep olduğu tespit edilmiştir.

Titanyum Dioksit: Nano parçacıkları nem tutucu ve beyazlatıcıdır. Bunlarla birlikte iyotlu tuza potasyum iyodür katılmaktadır. Potasyum iyodürün iyot stabilizörü Sodyum Tiyo sülfattır. Potasyum iyodür çok zararlı bir maddedir ve tek başına troid bezinin dengesizliğine neden olur.

Ebabil Kuşu

Tüm ömrünü uçarak geçiriyor, sadece üremek için konuyor. Baharın habercilerinden Ebabil kuşu...



Ebabiller aslında kahverengidir, fakat gökyüzünde uçarlarken siyah görünürler. Uzun, bumeranga benzer kanatları, kısa ve çatallı kuyrukları vardır.

Ebabilleri, kırlangıçla karıştırabilirsiniz. Fakat kırlangıçlar gibi uçarken kanatlarını kırmazlar. Ayrıca onları kırsal bir alanda görmek de imkansızdır. Yuvalarını çatıların gizli yerlerinde yaparlar ve yuvalarına çok hızlı girip çıkarlar.

Bazı ebabillerin 21 yıl yaşadığı gözlenmiştir. Bu kadar küçük bir kuş için bu oldukça uzun bir süre değil mi?
Ebabil görmek için yaz aylarında gökyüzünün çok yükseklerine bakmalıyız.

Ebabiller asla kırlangıçlar gibi teller gibi yerlere tünemezler. Onları, özellikle akşam üstü çatıların ve evlerin üzerinde çılgınca çığlıklar atarak hızla uçarken görebilirsiniz. Ebabiller mükemmel uçan kuşlardır. Yaşamlarının büyük bir kısmını uçarak geçirirler. Sadece üremek için bir yere konarlar. Uçarken uyurlar!

Ebabilleri en kolay şehirde, binaların arasında görebilirsiniz. Yuvalarını binalardaki çatlaklara, havalandırma boşluklarına, çatı aralarına yaparlar. Yuva yapmak için uçarken rasgele topladıkları tüy, ot ve tohumları kullanırlar. Unutmayın, ebabilleri şehirlerde görmek kolay ama kırsal alanlarda görmek oldukça zordur. Kırsal bir alanda ebabil gördüğünüzü düşünüyorsanız, büyük bir olasılıkla kırlangıç görmüşsünüzdür. Kırlangıç ve ebabil birbirlerine oldukça benzer olan türlerdir.

Ebabiller Avrupa’ya Mayıs’ın başında gelir ve genellikle iki hafta içinde,oldukça hızlı bir şekilde tüm kıtaya yayılırlar. Türkiye’nin bir çok yerinde ürerler. En çok sayıda ebabiliyse Mardin şehrinde görmeniz mümkün. Kışı geçirmek için Afrika’nın güneyine geri dönerler.

Avrupa’daki ebabillerin sayısı iyi durumda. Durumları iyi olmasına rağmen yine de ebabillerin yuvalarını ve yaşam alanlarını koruyarak onlara yardım edebilirsiniz.

Misvak Binbir Derde Deva



Diş macunları ileri derecede bazik olduğundan ağız içi dengeyi bozar. Ancak bu nebati fırçanın (misvak) aktif kısmı haftada bir değiştirilerek yeni bir fırça kullanma avantajını sağlar. Misvakta ise yüksek konsantrasyonlarda asit veya bazik tabiatta maddeler yoktur.

Ege Üniversitesinde yapılan bir araştırmada liflerinde baklava dilimi şeklinde anizotrop basit prizmatik bitki kristallerinin olduğu anlaşılmıştır. Bunun ise mekanik temizliğe tesiri büyüktür.

MİSVAK HAKKINDA BAZI HADİSLER



Buhârî ve Müslim'in Sahîhleri'nde Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'den şu hadis rivayet edilir:

"Ümmetime güçlük çıkarmak korkusu olmasaydı, kendilerine her namaz vaktinde misvak kullanmayı emrederdim" (Tecrid-i Sarih. c1 s20l; c3 s15.)

Yine Buhâri ve Müslim'in Sahîh'lerinde şöyle anlatılır:

"Peygamber efendimiz gece namaza kalktığında ağzını misvak­la fırçalardı."

"Misvak, ağzı temizler, Allah'ın hoşnutluğunu kazandırır".

Müslim'in Sahîh'inde de şu bilgiye rastlanır;

"Peygamber efendimiz evine girdiğinde ilk işi dişlerini misvaklamak olurdu".

Buhârî'de İbn-i Ömer şöyle der:

"Peygamber efendimiz sabah akşam misvak kullanırdı".

Peygamber efendimizin ölüm döşeğindeyken bile dişini fırçaladığı doğru olduğu gibi: "Ben sizden daha fazla misvak kullanırım" dediği de doğrudur.

MİSVAK'IN YARARLARI:



Misvakla ağzı fazlaca fırçalamak, ağızdaki yemek artıklarını ve dişlerin pasını giderir.

Dişleri mîdeden yükselecek gaz ve kirleri kabul etmeye hazırlar.

Normal şekilde fırçalanırsa dişleri parlatır.

Damağı güçlendi­rir.

Anti Septik (Mikrop kırıcı) özelliği vardır.

Dili çözer, sözün akışını kolaylaştırır.

Diş köklerindeki çürümeyi giderir,

Ağız kokusunu güzelleştirir.

Zekâyı berraklaştırır

Yemeğe karşı iştahı artırır.

Kokusu tükürük salgısını artırdığından dişetlerinin kurumasını önler. Diş etlerini sertleştirir.

Balgamı keser.

Görüşü güçlendirir.

Mîdeyi sağlamlaştırır

Sesi berraklaştırır.

Yemeğin sindirimine yardım eder.

Okumayı, zikir ve namazı canlandırır.

Uykuyu uzaklaştırır.

Rabbin hoşnutluğunu kazan­dırır.

Melekleri sevindirir ve sevapların sayısını artırır.

Bedenin rutubetini keser.

Veremi engeller.

Toz haline getirilmiş köklerinden macun yapılır. Kökleri kaynatılıp içilirse gonoreyi (bel soğukluğunu) önler. Dalak bölgesi ağrıları için çorba kıvamında içmek gerekir.

Teysir sahibi der ki:

"İddia ettiklerine göre; misvak kullanan kimse haftanın her Perşembe günü misvak kullanırsa, kafayı dinlendirir, duyuları netleştirir ve zekâyı keskinleştirir."

MİSVAK NASIL KULLANILIR?



Misvak yapılan ağaçların en sağlıklısı "Erak" ağacı vb.'dir. Bilinmeyen bir ağaçtan misvak yapmamak gerekir. Zîrâ bazen zehirle­yici olabilir. Misvak kullanmakta kararlı ve ısrarlı olmak gerekir.

Kullanılan misvakların en iyisi gül suyuyla ıslatılanıdır. En faydalı olanlarından biri de badem kökleridir.

Misvak'ın uzunluğu bir karış, çapıysa serçe parmak kalınlığında olmalı.

Misvak'ın bir ucunu ilk kullanımdan önce yumuşaması için suda (mümkünse gül suyunda) bekletiniz.

Yumuşattığınız ucun alttan 2-3 santimlik kısmının dışındaki sert tabakayı bıçakla kazıyın. İç kısımdaki lifler yumuşamaya başlamış olacak. Yumuşamadıysa dişleriniz arasında ezerek yumuşatın. Böylece lif lif ayrılmış bir fırçanız olacak.

Misvak'ı tutuş şeklimiz ise sağ elimizin baş ve küçük parmağımız Misvak'ın altında diğer üç parmağımız üzerinde olacak şekilde olmalıdır.

Her kullanımdan önce gerekirse Misvak'ı hafifçe dişinizle ezerek yumuşatın. Suya sokmadan, dişlerinize sürterek kullanın. İçinden gelen öz hem dişlerinizi beyazlatacak, hem de ağız kokusunu önleyecek.

Kullandıktan sonra yıkayıp ucu yukarıda kalacak şekilde dik olarak saklayın. Kullandığınız uç kısımdaki lifler "doğal olarak" eskiyip koptukça bu kısmı tamamen kesin ve açma işini tekrarlayın.

Misvak'ı kullanırken fazla baskı yapmadan enine doğru kullanmalıdır.

MİSVAK AĞACININ MEYVESİ



Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde Câbir İbn-i Abdillah r.a.in rivayet ettiği hadislerdendir- rivayet edildiğine göre Câbir şöyle dedi: "Biz Peygamber efendimizle birlikte misvak ağacının meyvesini topluyorduk, Peygamber efendimiz orada bulunanlara: "Siz bu yabanî yemişin kararanlarını tercih ediniz! Çünkü onun siyahı en lezzetlisidir" buyurdu". (Kebâs, erak (misvak ağacı)'nın meyvesidir.)

Bu meyve hicaz toprağında yetişir, yapısı sıcak ve kurudur. Faydaları ağacının faydalarına benzer. Mîdeyi güçlendirir, sindirimi rahat hâle getirir, bal­gamı temizler, sırt ağrılarına ve dertlerin çoğuna fayda verir.

İbn-i Cülcül der ki: "Bu meyve kaynatılıp suyu içilirse idrarı çoğaltır ve mesaneyi te­mizler."

İbn-i Rıdvan da der ki: "Bu meyve mîdeyi kuvvetlendirir."

Hacamat Hakkında

Alternatif tıpta geniş bir yere sahip olan ve binlerce yıldır bir tedavi yöntemi olarak kullanılan ‘Hacamat’ hastalara şifa dağıtıyor.



Hacamat, İslam ülkelerinde yaygın olmasının yanısıra, Almanya, Avustralya, Kanada, Malezya ve Çin gibi ülkelerde de kullanılan alternatif tıpta büyük bir öneme sahip.

Yabancı ülkelerde kullanılmasına ve bilim adamları tarafından da hacamatın şifa özelliği taşıdığı ispatlanmasına rağmen, ülkemizde yasak olması ise akıllarda soru işaretleri bırakıyor. Sağlık Bakanlığı tarafından bunun için uygun zeminlerin oluşturulması bekleniyor.

Hacamat genellikle kulak arkası ve sırta yapılıyor. Tedavinin ilk aşaması tıraş. Tıraşın ardından işlem başlıyor. Devreye, ateş, bardak ve neşter giriyor. Hacamat tedavisinin Medine’de kullanımıyla ilgili Dr. Mehmet Kocabaş’ın söyledikleri ise hacamatın önemini ortaya koymuş durumda. Kocabaş, “hacamat” yani kan alma hadisesinin Medine’de çok popüler olduğunu, en aliminden en cahiline kadar her hastanın genellikle “hacamat” yöntemiyle tedavi edildiğini söylüyor. Hacamat, kan aldırmak sureti ile yapılan tedavi yöntemi olarak biliniyor. Şırınga ile alınan kan vücudumuzun en temiz kanı. Hacamat tedavisi ile alınan kan ise vücudumuzda hareket etmeyip çeşitli hastalıklara sebep olan kanın alınması ile yapılan bir tedavi yöntemi. Tıbbı Nebevi’de kan aldırma işlemi, alınan kanın bir başka hastaya verilmesi ile değil, tamamen sağlık amaçlı olarak yapılmaktadır. Kan vücuttan çıktığında yerine plazma adı verilen bir vücut sıvısı geçerek, kanın sulanmasını sağlar. Akışkanlık özelliği artan kanın aynı zamanda çevredeki, beyin ve karaciğerdeki dolaşımının da düzelmiş olduğu tıbben bilinmektedir.

Hacamat tedavisinin en yaygın olduğu yer Medine’dir. Burada ‘hacamat’ yöntemiyle tedavi uygulayan birçok merkez bulunuyor. Medineliler herhangi bir rahatsızlık durumunda bu merkezlere hacamat yaptırarak şifa buluyorlar. Bu tedavi merkezlerinin sahipleri arasında Türk olanlar da var. Türkiye’de bu tedavi yöntemi Sağlık Bakanlığı tarafından tanınmadığı için ehil olmayan kişiler tarafından sağlıksız ortamlarda yapıldığı iddia edilip yasaklanmıştır.

Önce, bardak vb’den oluşan kupa kan alınacak yere vuruluyor, bu bölge havasız bırakılıp uyuşturuluyor. Aynı yer neşterle 2 veya 3 milim çiziliyor. Sonra kupa neşterlenen yere tekrar vuruluyor. Kılcal damarlardan kan gelmeye başlıyor. Bu, genellikle üç defa tekrarlanıyor. Tedavi 20-25 dakika sürüyor. Ortalama 300-350 gram kadar kan çıkarılıyor. Bu kan vücutta hiçbir özellik taşımayan ve hastalıkların doğmasına sebep olan kandır.

“Hacamat her hastalığa faydalıdır, uyanık olun hacamat olun.” (Hadis-i Şerif)

Kafadan hacamat olmak, delilik, cüzzam, gece körlüğü, alaca, başağrısı, diş, göz, kulak gibi hastalıklara ve daha birçok hastalığa şifadır. “Kafadan hacamat olmak her hastalığın ilacıdır” (Hadis-i Şerif)

Hacamatın 70 hastalığa şifa olduğu rivayet ediliyor.

Kanser olup ameliyat olması gereken bazı kişilerde, hacamattan sonra kanser kütlesinin yok olduğu vakalar görülmüştür.

Hacamatın faydası tam olarak akılla bilinebilecek bir şey değildir, daha ziyade nakille bilinir. Hacamatın faydalı olduğu yaşlar, 2 ile 60 arasıdır. Ancak küçük yaşlarda hacamat pek tavsiye edilmemektedir.

Hacamatın hijyen şartlara titizlikle riayet edilerek yapılması da önemli. Hacamatta gerek ortamın ve gerekse kullanılan araçların önemli olduğu, uygulamanın ehil kişiler tarafından yapılmasının da zorunlu olduğu hatırlatılıyor.

Hz. Muhammed (s.a.v) hadis-i şeriflerinde, hacamatın önemi hakkında şunları buyurmuş:

- “Damardan veya deriden kan aldırmak, tedavi olduğunuz şeylerin en faydalılarındandır.”
- “Sefer ediniz şifa bulunuz, oruç tutunuz şifa bulunuz, hacamat olunuz şifa bulunuz.”
- “Miraç’tan inerken hangi melek cemaatine rastlasam, ‘Ey Muhammed (sav)! Ümmetine hacamat olmalarını emret!’ dediler.”
- “Peygamber Efendimiz (sav) Hayber’de zehirli koyun buduyla zehirlenildiği zaman, Cebrail Aleyhisselâm kendisine hemen kafasının arkasından hacamat yaptırmasını söylemiştir.”

Hacamat için tavsiyeler:

- Hacamatta derinin altındaki uyuşuk kan alınıyor.
- Damardan kan vermek de faydalıdır, ancak Efendimiz (sav) ve sahabelerin uygulaması, hacamattır.
- Büyük alimler 3 ayda bir hacamat olurlardı.
- Hacamat 1’inden 14’üne kadar mekruh olur (faydasız).
- Hacamat yapılmadan önce kiraz yenilmemelidir. (Mümkünse bir ay evvelden itibaren)
- Hacamat açken yapılmalı ve hacamattan evvel en az 8 saat bir şey yenilmemelidir.
- Ayın 17. günü Salı gününe denk gelirse hacamat olunabilir. Bu da çok faydalıdır. (Alimler yapılabileceğini uygun görmüşler)
- Hacamat esnasında Ayet-el Kûrsi’nin okunması, hacamatın faydasını iki katına çıkarır. (7 kere okunması gerektiğini tavsiye edenler de vardır.)
- Şeytanın vesveselerine karşı kalbin arkasından yapılan hacamat çok faydalıdır.
- 50 senelik kökleşmiş büyünün, hacamatla kaldırıldığı rivayeti vardır.
- Çift uzuvlarda hacamat faydalıdır. (İki diz, iki ayak gibi…)
- Kansızlık, şeker ve kan hastalıklarından birisi bulunan kişiler doktorun izniyle ve usta bir hacamatçıya en uygun yerden en fazla 1 kere hacamat olmalı…
- Bir insan bünyesine, dayanıklılığına ve vücudunun kan oranının azlığına ya da çokluğuna göre 1 yerinden 8 yerine kadar aynı anda hacamat olabilir.
- Bir kere hacamat olan bir kişinin bir daha hacamat olması için en az 1 ay, ortalama 3 ay geçmesi gerekiyor.
- Hacamattan sonra tuzlu, süt ürünleri ve hayvani şeyler yememeli, 1 gün önce 3 gün sonrasına kadar cimâ yapılmamalıdır.
- Hacamat; gününe ve şartlarına uyulmazsa şifa değil, hastalığa sebep olur…
- Hacamatçı işinin ehli olmalı ve hacamat yapılacak yerleri çok iyi bilmelidir. Hangi hastalık için nereden hacamat olunacağını hacamatçı bilmeyebilir. Bunu açıklayan kitaplar vardır, o kitaplara bakarak öğrenilmeli ve oralardan hacamat olunmalıdır.
- Hacamat yaptırırken başta Sünnet-i Seniyye, sonra da mesela şifasını istediğiniz hastalığa şifa ya da zahirî ve batınî hastalıklardan korunma niyetiyle yapılırsa daha iyi olur.

Doğal Antibiyotik Kekik

Kekik bir tabiat harikası ve ülkemiz de bir çok çeşidi bulunuyor. Vücudu adeta bir kalkan gibi koruyan ve aynı zamanda iyileştiren kekik Türk halkı için maddi ve manevi doğal bir ilaç… Hayat kurtaran ve evimizden eksik etmemiz gereken kekiği nasıl almalı ve nasıl kullanmalıyız? İşsizliğe karşı da çare olabilecek kekiği nasıl yetiştirebiliriz?



Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya ve Klinik Biyokimya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Aysun Çetin sorularımızı yanıtladı.

Kekik halk arasında doğal antibiyotik olarak biliniyor, bu konuda bilimsel araştırmalar ne diyor?

Halk arasında doğal antibiyotik olarak bilinen kekikle ilgili birçok bilimsel araştırma yapılmıştır, bu araştırmalar sonucunda bu bitkinin mikrop öldürücü özellikte olduğu ve yoğun şekilde fenolik maddeler içerdiği saptanmıştır.

Kekik, içeriğindeki maddelerle vücutta hücre koruma sistemlerini güçlendirmesiyle antioksidan, kanser oluşumunu engellemesiyle antikanserojen, diyabet hastalığını engellemesiyle antidiyabetik ve vücuttaki kolestrol oranını ayarlamasıyla antikolestremik özellikler taşımaktadır. Bu özellikleri ile kekik, yaşlılığı geciktirmekte, tümör oluşumunu engellemekte, şeker hastalığına iyi gelmekte ve gıdaların bozulmasını doğal yollarla engellemektedir.

Türkiye kekik ihracatında dünyada ilk sırada, peki kekiğin bu kadar yoğun yetiştiği bir ülkede sadece baharat sınıfında kalması kekiğe karşı haksızlık değil mi?

Türkiye'nin dünyada baharat bitkilerinin üretimi ve ticaretinde Çin ve Hindistan'dan sonra üçüncü ülke konumunda bulunmaktadır, yıllık 30 bin ton civarında doğal bitki ihraç edilmektedir, birçok önemli kekik türünün yetiştiği Türkiye, dünya kekik ihracatının yüzde 75'ini elinde bulundurmaktadır.

Kekik üretimi ve ticaretinin geliştirilmesiyle ülke ekonomisine ciddi katkılar sağlanabilir, ülkemizde yıllık ortalama 11 bin ton civarında kekik üretimi yapılmakta ve bundan 21 milyon dolar gelir elde edilmektedir.

Kekik üretiminin ülke ekonomisine sağladığı katkının artırılması için, üretimin teşvik edilmesi gerekir. Kekik, belediyelerce süs bitkisi olarak kullanılabilir, ormanlara tohumları saçılarak geliştirilebilir ve tarlalarda yetiştirilerek gelir kaynağı haline getirilebilir. Türkiye, toprak ve iklim şartları bakımından buna çok uygundur.

Kekiğin, sağlık açısından faydaları göz önünde bulundurularak çok farklı alanlarda kullanılabilir, gıda sektörünün yanı sıra tıp, eczacılık ve kozmetik alanlarında da yararlanılabilir, hayvan yemlerine katılarak et kalitesi ve hayvan sağlığı korunabilir, çay olarak içilerek de insan sağlığına faydası sağlanabilir.

Kekik hangi etken maddelere sahip?

Kekik eterli uçucu yağ; Thymol (%50 civarında), Carvacrol, Borneol, Cymol, Pimen, Tanen ve flavonlar içerir.

Türkiye'de Origanum, Thymus, Thymbra, Saturaje, Sideritis ve Salvia cinsi kekikler yoğun olarak yetişmektedir, bu kekik çeşitleri sağlığa çok faydalıdır.

Hangi hastalıklara iyi geliyor?

Bedeni kuvvetlendirir

Hazmı kolaylaştırır.

İştahsızlığı giderir.

Sinirleri kuvvetlendirir.

Kalp çarpıntılarını keser.

Bağırsak iltihabını iyileştirir.

Salgı bezlerinin düzenli çalışmasını sağlar.

İdrar söktürür.

Adet düzenleyicidir.

Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardım eder.

Böbreklerde ve mesanedeki mikropları öldürür.

Afrodizyak özelliği vardır.

Hastalıklara karşı direnme gücünü artırır.

Çocuklarda görülen kansızlığı giderir.

Kan dolaşımını düzenler.

Müzmin öksürük, astım, bronşit ve zatüreede faydalıdır. Grip, nezle ve anjinde şikayetlerin azalmasına yardımcıdır.

Kekik suyu ile banyo romatizma ağrılarını dindirir.

Kandaki şeker miktarını azaltır.

Hangi hastalıklardan koruyor?

Kekik mikrop öldürücü özelliği ile antiseptik, antimikrobik bir bitkidir. Ayrıca içeriğindeki maddelerle vücutta hücre koruma sistemlerini güçlendirmesiyle antioksidan, kanser oluşumunu engellemesiyle antikanserojen, her türlü karın ağrısı ve gaz giderici özelliği ile antispazmodik, romatizmal hastalıkları iyileştirmesiyle antiromatizmal, diyabet hastalığını engellemesiyle antidiyabetik ve vücuttaki kolestrol oranını ayarlamasıyla antikolestremik özellikler taşımaktadır. Bu özellikleri ile kekik, yaşlılığı geciktirmekte, tümör oluşumunu engellemekte, şeker hastalığına iyi gelmekte ve gıdaların bozulmasını doğal yollarla engellemektedir .

Kekiği kullanırken nelere dikkat etmeliyiz, yan etkileri var mı?

Önerilen dozlar aşılmadığında bilinen hiçbir yan etkisi yoktur.

Fakat alerjik bünyeli kişilere önerilmez.

Hamilelerin kullanmamalıdır, düşüğe sebep olabilir!

Tiroid bezinin işlevini arttırabilir. Bu nedenle guatr hastalarının kekik yağını kullanmaması tavsiye edilmektedir.

Kekik alırken nelere dikkat edilmeli, kekiği nasıl seçmeliyiz ve etken maddesini koruması açısından nasıl saklamalıyız?

Kekik alırken; yeni mahsül ve dalında kurutulmuş demet halinde satılanlar tercih edilmelidir. Kurutulurken sağlıklı ortamda kurutulup kurutulmadığını rengi ve kokusundan anlayabilirsiniz. Rengi canlı, kokusu keskin olmalıdır. Koyu renkli şişelerde, serin bir ortamda saklanmalıdır.

Kekik suyu olarak bilinen, kekiğin damıtılması ile elde edilen suyun faydaları neler?

Damıtma sırasında yağın altında biriken damıtık su, `kekik suyu' olarak kullanılır. Kekik suyunun son yıllarda kullanımı yaygınlaştı, marketlerde satılmaktadır. Özellikle mide-bağırsak sorunlarında iyi gelmektedir; ağrıları giderir, safra salgılanmasını artırır, hazmı kolaylaştırır. Kolesterolü, kan şekerini düşürür. Tansiyonu dengeler. Kanseri önler. Mikropları öldürür.

Kekik çayı nasıl hazırlanır ve nasıl kullanılır?

Kekik çayı, içerisindeki en etkili madde olan eterli uçucu yağın (Thymol) yitirilmemesi için hiçbir zaman kaynatılmaz! Yarım veya bir tatlı kaşığı kurutulup, ince kıyılmış kekiğin üzerine, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar su dökülür, üstü kapatılarak 8-10 dakika demlendirilir ve süzülür. Günde 2-3 bardak yeni demlenmiş olarak, aç karnına veya öğün aralarında, soğutulmadan ve yudumlanarak içilir. Çayının yapımı çok kolay ve ferahlatıcı bir etkisi var, sinirleri yatıştırıcı, mideyi rahatlatıcıdır. Boğaz tahrişi, öksürük, gribal enfeksiyonlarda kullanılmasını tavsiye ederim.

Sabahları bir bardak kekik çayını içtiğinizde vücudunuzda iyi ve güzel şeylerin harekete geçtiğini hissedeceksiniz. Özellikle soğuk havalarda şifa niyetine hasta olmasanız da içmenizi öneririm.

Mülakat: Nihal Doğan

Keçiboynuzu (Harnup)



İngilizcesi “carob” ise de, genelde “St.Johns Bread” olarak bilinir. Almanca’sı da “johannisbrot” dur. Her iki lisanda da “Yahya Peygamberin Ekmeği" anlamına gelir. Yahya peygamberin çölde ekmek yerine tükettiği bir meyvedir. Yaklaşık 5000 yıldan beri bilinmektedir.

Birkaç yüzyıl öncesine kadar şeker yerine veya yapılan tatlılarda ağırlıklı olarak harnup kullanılırdı. Günümüzdeki beyaz şeker üretiminin başlaması ile bu kültür ve bu sağlıklı beslenme yapısı yok olmuştur. Harnup ağacı ilk 15 yıl hiç meyve vermeyen bir ağaçtır. Yetişkin bir ağaç 1000 kiloya kadar meyve verebilmektedir.

Yıllar içerisinde insanlar harnupun beslenmedeki önemini unuttular. Çeşit çeşit hazır besinler tüm süpermarketlerde insanın hizmetine sunulurken, tabii (doğal) beslenme gelenekleri ve alışkanlıkları da yavaş yavaş ortadan kalkıyor... Son bir kaç yıldan beri tekrar eskiye dönüş yolları aranmaya başlandı... Avrupa’da “reformhaus” veya “bioladen” adı altındaki marketlerde zirai ilaç ve suni gübre kullanılmadan yetiştirilen meyve ve sebzeler ayrıcalıklı olarak satılıyor. Hem de nerede ise gösterişli sebze ve meyvelerin iki katı fiyatına... Bizde de durum pek farklı değil. Aynı şekilde, kepeğini içeren pirinç, normal pirinç fiyatının hemen hemen iki buçuk misli fiyatla satılıyor. Halk pazarlarına giden insanlarımız satın alacakları sebzenin yayla sebzesi olup olmadığını sorup öyle alıyor. Onların “yayla”dan kasteddikleri, hormonsuz sebze. Yoksa, sebzenin gerçekte yüksek yaylalarda yetişmiş olması değil aranan...

Keçiboynuzunun en önemli özelliği nefes darlığına karşı oldukça etkili olmasıdır. Keçiboynuzunun nefes darlığına karşı etkili olan etkin maddesi hemen hemen başka hiçbir bitkide bulunmamaktadır. Bu etkin madde aynı zamanda bazı alerjik astım rahatsızlıklarında öylesine etkilidir ki; derhal sonuç almak mümkün olabilmektedir. Ayrıca alerjinin neden olduğu nefes darlığı problemlerinde büyük bir başarıyla uygulanabilir.

Kortizon tedavisinden başka çare bulamayan, alerjik nefes darlığı çeken ve yılın belli mevsimlerinde öksürük krizlerinin nedenli şiddetli olduğunu anlatan bir çok insanın, Keçiboynuzunu kullanmaya başladıktan daha hemen ertesi gün rahatlamaya başladıkları gözlemlenmektedir.

Guatr rahatsızlığından dolayı nefes darlığı çekenler de olumlu sonuçlar aldıklarını belirtmişlerdir.

Keçiboynuzunun içerdiği gallik asit insan sağlığı üzerinde çok yönlü özellikleri olan bir maddedir. Bu maddenin, bu özelliklerini artıran ve takviye eden keçiboynuzunda bulunan promotor maddelerdir.

Sağlığımız için keçiboynuzunun faydaları sayılamayacak kadar çoktur. Bu faydalarından bir kısmı şöyledir:

Ağrı kesici, Alerjiye karşı, Astıma karşı, Bakteri yok edici, Bronşite karşı, Kansere karşı, Karaciğeri toksinden arındırıcı, Serbest radikalleri yok edici, Bağışıklık sistemini güçlendirici, Mikroplara karşı, Antiseptik, Kansere karşı koruyucu, ishale ve kabızlığa karşı, Nitrozamin yok edici, Bronş genişletici , Çocuk felçine karşı. Ayrıca gıda maddelerinde E410 ile gösterilen kıvam artırıcı katkı maddesi olarak kullanılır.

Keçiboynuzu ve çekirdekleri öğütülerek sütle ve balla sütlü kahve veya nest kafe pişirir gibi pişirilerek veya pekmez yapılarak tüketilebilir.

Akciğer ödemine karşı keçiboynuzunun desteği bulunmaz bir imkandır. Balgam söktürücü gücü ve astıma karşı olan tedavi edici gücü çok fazladır. Sigara içenler keçiboynuzuna başladıktan bir iki gün sonra nasıl balgam çıkardıklarını hayretle gözleyeceklerdir.

Keçiboynuzu, insanlığın korkulu rüyası akciğer kanserini %90 oranında önleme gücüne sahiptir. Özellikle sigara içen insanlarda akciğer kanserine yakalanma riskinin ne kadar yüksek olduğu, bu konuyla ilgili hemen her klinik deneyde ortaya konmaktadır. Keçiboynuzunun bu koruyucu özelliği Allah’ın insanlara olan bir lütfudur.

Değerli okuyucu, bir insanın kendi kendine (sağlığı açısından) verebileceği en büyük zarar; sigara içmesidir. Unutmayınız ki, sigara içmek sadece akciğer kanserine yakalanma riskini artırmıyor, genel olarak insan sağlığını olumsuz etkileyen zararlı bir alışkanlıktır.

Keçiboynuzu akciğer kanserini önleyen mükemmel bir meyvedir. Ancak, akciğer kanserine yakalanmış olanlar için tedavi etme gücü çok zayıftır. Bir bitkinin hastalığı önleyici özelliği ile hastalığı tedavi etme özellikleri birbirlerinden farklı şeylerdir. Keçiboynuzunun akciğer kanserini tedavi etmekteki gücünü artırıcı farklı etkin maddeler içeren ikinci bir bitkiye ihtiyaç vardır. Bu ikinci takviye bitki kırmızı turptur.

Keçiboynuzunda kolestrol bulunmaması ayrı bir avantajdır. Kaffein ve theobromine içermediği içinde tansiyon problemi olanların rahatlıkla kullanabilecekleri bir bitkidir. Fosfor ve kalsiyum bakımından zengindir. Bu nedenle osteoporoz rahatsızlığı olanlara kalsiyum ihtiyaçlarının karşılanmasında çok iyi bir destekleyicidir.

KEÇİBOYNUZU (HARNUP) PEKMEZİ

Faydaları:

1. Kalsiyum bakımından çok zengindir (sütün 3 katı)

2. İçindeki E vitamini sayesinde; öksürüğe, gribe, kemik erimesine ve kansızlığa iyi gelir

3. Balgam söktürür,göğsü yumuşatır,bronşları açar, sigara tiryakileri için faydalıdır ve nefes darlığına oldukça etkilidir.(Alerjik nefes darlığı çekenlere ısrarla keçiboynuzu pekmezi tavsiye edilir.)

4. Yüksek ham selüloz etkisi ile bağırsak rahatsızlıklarına ve gastrite etkilidir. Mide ve bağırsak gazlarını dışarı atarak mide şişkinliğini giderir Bağırsak kurdu, tenya, solucan gibi bağırsak parazitlerini temizler. Mideye kuvvet verir.

5. Yüksek mineral ve vitamin içeriği ile de diş ve diş etleri üzerinde çok olumlu etkileri vardır.

6. Yüksek doğal şekerler , zengin mineraller (özellikle çinko) ve vitaminler (A , B , B2, B3, D) içeriği dolayısıyla doğal güç ve besin kaynağıdır.

7. Yüksek sodyum ve potasyum içeriği sayesinde tansiyon, karaciğer ve akciğer üzerine çok yararlı etkileri bulunmaktadır. Kanın zehirli maddelerini temizler.

8. İnsanlığın korkulu rüyası akciğer kanserini %90 oranında önleme gücüne sahiptir.

9. Kalbe faydalıdır, kalp çarpıntısını önler

10. İnsan vücuduna giren radyasyonu dışarı atar.

11. Dogal bir dopingdir

Keçiboynuzu aynı zamanda sperm sayısını artıran özelliğede sahiptir. Aktif sperm sayısı az olan ve az sperm sayısından dolayı çocuğu olmama riski yüksek baba adaylarının kullanmasında büyük fayda vardır. Keçiboynuzu kürünü kullananlar sperm sayılarının nasıl artış gösterdiğini hayretle göreceklerdir.

İktidarsızlığa karşı çözüm keçiboynuzudur. İktidarsızlık çeken erkeklerin hiç çekinmeden kullanabilecekleri keçiboynuzu kürü, iktidarsızlığa karşı mükemmel bir çözümdür. Herhangi bir yan tesir olmayan bu uygulama iktidarsızlık şikayetleri olan erkekler için mükemmel bir yardımcıdır. İktidarsızlığa karşı eczanelerde satılan, 2000 yılının bu konudaki en büyük buluşlarından biri sayılan viagraâ (sildenafil citrate) ile mukayese kabul edilemiyecek özellikleri vardır. Viagra’nın bir çok yan tesiri vardır. Özellikle kalp rahatsızlığı olanların kullanmaması gereken bir ilaçtır.

Keçiboynuzu kürünün viagra’dan üstün tarafları

1. Keçiboynuzunun herhangi bir yan tesiri yoktur.

2. Hem besleyici hem de besin değeri olan keçiboynuzudur

3. Astım, alerjik astım, alerjik nefes darlığı, akciğer kanserini önleyici,

4. Akciğer ödemini yok edici ve sperm sayısını artırıcı ve balgam söktürücü olarak olumlu özellikleri vardır. Viagra’da bu özellikler yoktur.

Keçiboynuzu kürü erkeklerin iktidarsızlığına karşı bir gecelik çözümler yerine, tedavi edici ve de kalıcı çözüm getirmektedir. Keçiboynuzu kürü uygulanmaya başladıktan 4-5 gün sonra etkisini göstermeye ve cinsel hayatı dengelemeye başlar. Eğer uzun zamandan beri iktidarsızlık çekiliyor ise bir haftadan itibaren etkisini göstermeye başlar.

Keçiboynuzunda kolestrol bulunmaması ayrı bir avantajdır. Kaffein ve theobromine içermediği için de tansiyon problemi olanların rahatlıkla uygulayabilecekleri bir kürdür. Fosfor ve kalsiyum bakımından zengindir. Bu nedenle osteoporoz rahatsızlığı olanlara kalsiyum ihtiyaçlarının karşılanmasında çok iyi bir desdekleyicidir.

Daha çabuk sonuç alırım diye kesinlikle abartarak kullanmayınız. Uygulama sürelerine ve miktarlarına kesin olarak uyunuz. Doğa bir denge, nizam ve kural üzerine kuruludur ve de belirli kurallara göre çalışmaktadır. İnsan da, doğanın bir parçası olduğuna göre, insan vücudu da aynı şekilde belirli dengeler çerçevesinde çalışmaktadır. İşte, günümüzde bilim adamları ekolojik dengeden, biyolojik dengeden ve de daha bir çok dengelerden bahsetmekteler ve bu dengelerin bozulması durumunda dünyamızı nedenli büyük felaketlerin beklediğini vurgulamaktadırlar. Örneğin, demir. Demir, insan vücudu için hayati önem taşıyan bir maddedir. Demirin eksikliğide, fazlalığıda insan vücudu için zararlıdır. Bazı insanlar vitaminlerin çok faydalı olduklarına inandıklarından dolayı vitamin haplarını fazla fazla kullanırlar. Çünki, fazlasının insan vücuduna zarar vermediğini zannederler. Unutmayınızki, vitaminlerin eksikliği sağlığımız açısından hayati önem taşırlarken, fazlası da vücudumuza zarar verirler. Aynı şekilde size önerilen bitkileri de belirtildikleri şekilde kullanmak gerekir. Fazla kullanarak daha çabuk sağlığıma kavuşurum diye düşünmek yanlıştır.

Uygulanabilecek Bazı Kürler:

1.Hareketli sperm sayısını ve kalitesini artırıcı ve de erkeklerdeki iktidarsızlığa karşı olan bu kür için kaynamakta olan yaklaşık yarım litre suya 6-7 adet keçiboynuzunu küçük küçük kırarak atınız. Ağzı kapalı olarak hafif ateşte 3 dakika kaynatınız. Kaynama süresi tamamlandıktan sonra ocağın altını kapatınız ve 20 dakika dinlendiriniz.

Dinlenme süresi tamamlandıktan sonra kaşıkla keçiboynuzu parçalarını çıkartınız. Soğuduktan sonra yarısını sabah aç karna, diğer yarısını da akşam yatağa giderken içiniz. Bu uygulamaya bir hafta boyunca her gün devam ediniz. Birinci haftadan sonra 3 ay boyunca her gün akşam yatağa giderken bir su bardağı içiniz. Daha sonraki aylarda zaman zaman uygulayınız.

2.Keçiboynuzu pekmezi için günde sabah aç karna, akşam yatarken ilk 3 gün ikişer çorba kaşığı takib eden günlerde birer çorba kaşığı alinmalıdır. Etkisi görüldükten sonra zaman zaman bir yaşam tarzı gibi devam edilebilir.

3.Öğütülmüş olarak kullanılacaksa sütlü kahve pişirilir gibi hazırlanan sıvı bir miktar bal ile tatlandırılarak sabah akşam birer bardak içilir.

Şifasını Allah(cc)'dan dileyerek; Allah(cc)'ın izni ve bereketi ile şifa bulursunuz.

KAYNAKÇA:

http://www.bsm.web.tr/index.php
http://www.geocities.com/iastr/tcarob.htm
DR.MEHMET GÖBELEZ -GIDALARIMIZ ve SAĞLIĞIMIZ
http://www.encyclopedia.com/doc/1E1-carob.html
http://en.wikipedia.org/wiki/Carob

Gıdaraporu

Zeytinyağı Mucizesi



ZEYTİN, Kur’an-ı Kerim’de birçok defa zikredilir ve insanlara çeşitli faydalar sağladığı kaydedilerek, bunda düşünen kimseler için ders olduğu hatırlatılır (Abese 29, Nahl 10). Tin sûresine ise incir ve zeytine yeminle başlanması dikkat çekicidir.

Hakikaten zeytin, yaprağından yağına kadar şaşırtıcı ve hayranlık verici pek çok özelliğe sahiptir.

Kurak iklimlerde ve sığ topraklarda dahi hayatta kalabilen zeytin ağacı sert ve dayanıklıdır. Kesimden sonra yeniden hayata dönebilme özelliğiyle 3000 yıl yaşayabilme kapasitesine sahiptir. Bir ağaç öldüğünde kökünden yeni ağaç filizlenmeye başlar.

Zeytinin ve zeytinyağının sağlığımıza sayısız faydalar kattığını biliyoruz. Yemeklere verdiği o nefis lezzetin yanı sıra, bu narin meyve ve yağ; kolesterolü düşürür, kalp hastalıklarını, kireçlenmeyi ve barsak hastalıklarını önler.

Bunların yanında zeytinyağını gerek yemeklerde kullanmanın gerekse içmenin (kaşıkla veya bardakla) ihtiva ettiği A, D, K ve E vitaminleri sayesinde yaşlanmayı geciktirdiği bilinir. Zeytinyağı kalp atışlarının düzenlenmesine ve hücrelerin yaşlanmasını geciktirmeye yardım eden antioksidan maddeler içerir. Sindirime yardımcı olur, kabızlığı ve hemoroid (basur) hastalığını önler. Vücuda kalsiyum alınışını kolaylaştırır. Cildin hem görünüşünü hem de yapısını güzelleştirir. Ayrıca kanser riskini azaltır, yüksek tansiyonu düşürür.

Zeytinyağı dıştan sürmekle de pekçok faydalar verir. Tam bir zeytinyağı sevdalısı olan Amerikalı yazar Carol Firenze, tecrübelerini “Zeytinyağı Tutkusu” (Ledo Yayıncılık 2007) adlı kitabında bir araya getirmiş. “Rengine, tadına, kıvamına, çeşidine, mistikliğine, kokusuna, her yerde kullanılabiliyor olmasına; kısacası her şeyine hayranım” diye başladığı kitabında zeytinyağı ile hayatı güzelleştirmenin 101 yolunu anlatmış.

İşte Firenze’nin sözünü ettiği zeytinyağını dıştan sürmekle elde edilen faydalardan bazıları:

• Cilde ve saça inanılmaz güzellik katar. Kuru cildi canlandırır, kırışıklıkları azaltır. Zeytinyağı cildi yumuşatır ve esnek, pürüzsüz bir görünüm verir.

• Uzun süre ayakları üzerinde kalanlar için müjde: Zeytinyağı yorgun ayakları dinlendirir ve canlandırır. Zeytinyağının mükemmel yumuşatma ve nemlendirme kapasitesi vardır. Çatlak ve kuru ayakları tedavide birebirdir.

• Vücut masajı zeytinyağı ile yapıldığında kan dolaşımını artırır ve dokulara oksijen taşır.

• Zeytinyağı sabunu doğal, saf bir temizleyicidir ve vücudu nemlendirir. Yumuşatıcı ve rahatlatıcı etkisi sayesinde cildi ve saçları temizlerken yumuşatır, nemlendirir. Aynı zamanda her tür hassas cilt için bile güvenlidir.

• Zeytinyağı traş edilecek bölgeyi yumuşatma ve rahatlatmada birebirdir.

• Kurumuş ve çatlamış dudak için merhem olarak kullanılabilir.

• Kurumuş saçların dayanıklılığını ve esnekliğini artırır.

• Saçtaki kepeği ve dökülmeyi engeller. Saçı parlatır.

• Tırnakları güzelleştirir ve güçlendirir.

• Banyo suyuna katıldığında canlandırır ve yumuşaklık sağlar.

• Zeytinyağı ile doğum çatlakları azaltılabilir.

• Emzirenler için en iyi göğüs ucu bakımı zeytinyağı ile yapılır.

• Bebeklerin poposundaki pişiğe ve başlarındaki konak problemlerine çok iyi gelir.

• Bebeğe zeytinyağı ile uygulanan masaj sağlıklı ve canlandırıcıdır.

• Ellerdeki, derideki veya saçtaki boyayı çıkarmakta kullanılır.

• Soğuktan donmaya karşı koruyucudur.

• Kesiklerde ve su toplanmasında faydalıdır. Acılı güneş yanıklarında kızarmış deri zeytinyağı ile ovularak rahatlatılabilir.

• Kuru ve çatlak ciltlere yararlıdır.

• Kas kramplarını tedavi eder.

• Sivrisinekler zeytinyağı sürülmüş cildi ısırmazlar.

• Keneleri etkisiz hale getirir.

Peygamberimiz (sav) “Zeytinyağı yiyin ve onunla yağlanın! Zeytinyağıyla tedavi olun! Çünkü o, bereketi bol ve mübarek bir ağacın meyvesinde çıkartılmaktadır” buyurmuştur. Hadiste zeytinyağını sadece yememiz değil sürülmemiz de ayrıca tavsiye edilmiştir. Biz söz konusu kitaptan yalnızca sürülmekle istifade edilen hususların bazılarını sıraladık.

Aradan 14 asır geçmesine ve kozmetik olarak binbir türlü merhem, jel ve likit ortaya çıkmasına rağmen, zeytinyağı yine revaçtadır, üstelik değeri giderek daha da artmaktadır.

Genetik Yapısı Değiştirilmiş Ürünler



03 Haziran 2004 tarihinde sitemizde yayınladığımız “Genetik Yapısı Değiştirilmiş Gıdalar” yazımızdan yaklaşık 14 ay geçmiş olmasına rağmen, ithal yolu ile ülkemize giren genetik yapısı değiştirilmiş ürün, tohum ve katkı maddelerindeki kaos halen devam etmektedir. Kamu oyunda, bir çok STK larda konu tartışılmakta, ancak henüz bir çözüm ortaya konamamıştır. Bazı internet siteleri ise GDO’lu ürünlere BOYKOT çağrıları yapmakta. Neyi?Nasıl? ve Kiminle?kontrol edeceğimizin alt yapısı, henüz ülkemizde kurulmamışken bu BOYKOT çağrıları ne işe yarayacaktır?

Bugün tohumlara, gıda ürünlerine ve katkı maddelerine GDO var veya yok testi bile yapılamayan TÜRKİYE’de gerekli teknik ve bilimsel altyapı sağlanamadıkca, bütün herkes HAYIR! diye bağırsa ne yazar?

Gıda Katkı Maddelerinde Durum Nedir?

Gıda Katkı maddelerinden: E101Riboflavin, E150Karamel, E153Carbon black, E160Lycopene, E161Cryptoaxanthin, E306Tocopherol, E307Alpha-tocopherol, E308Gamma-tocopherol, E309Delta-tocopherol, E322Lecithin, E415Xanthan gum, E471Mono ve diglyceridler, E472Mono ve diglyceridlerin acetic acid esterleri, E473Yağ asitlerinin sucrose esterleri, E475Yağ asitlerinin polyglycerol esterleri, E476Polyglycerol polyricinoleate, E479, E491Sorbitan monostearate, E620Glutamic asit, E621Monosodyum glutamte, E622Monopotasyum glutamate, E623Calcium diglutamate, E624Mono amonyum glutamate ve E625Magnezyum diglutamate’ın çoğunluk GDO ‘lu olarak üretildiğini ithalatçılarımızdan, gıda üreticilerimizden ve denetimle yükümlü insanlarımızdan kaç kişi bilmekte ve dikkat etmektedir? İthal edilen GDO’lu peynir mayaları ne derece kontrol edilebilmektedir?

Konu üzerinde araştırmalarını sürdüren Bilim Kurulları, GDO’lu ürünlerin insanların bağışıklık sisteminde, santral sinir yapısında tahribatlar yapabileceği, mikroplu hastalıklara karşı kullanılcak antibiyotiklerin etkinliğini azaltabileceği, kanser ve allerjik reaksiyonlara neden olabileceği üzerinde ısrarla durmaktadırlar. Bir ilacın bile insanlar üzerinde yaygın kullanılabilmasi için 20-25 yıllık çalışmalar gerektirdiği halde, henüz 1996 ‘larda ortaya çıkan ve beraberlerinde pek çok rizki taşıyan GDO’lu ürünleri insanlara ,bilgilerinin dışında kullandırmak için gösterilen bu aceleci tavır bütün tüketicileri, sağlık ve denetim birimlerini düşündürmelidir.

GDO’lu bitkiler, doğada yetişen diğer bitkilerden farklı olarak, genomlarında kendi türlerine ait olmayan genleri taşıdıklarından, bu bitkilerin yetiştirildiği ülkelerde, başta sağlık olmak üzere, çevre ve sosyo-ekonomik yapı üzerinde önemli riskler söz konusu olmaktadır.

Sağlık Riskleri

Potansiyel Alerjenlik: GDO’lu bitkilerden ve hayvanlardan elde edilen ürünlerin meydana getirebileceği risklerin başında alerji gelmektedir. Genetik yapı değişiminde, verici kaynağın alerjen özelliklerinin transfer edilen bitkiye ya da hayvana geçmesi engellenemeyebilir. Nitekim, 1996 yılında, Brezilya kestanesinden ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünler, alerji yapması nedeniyle, marketlerden toplatılmıştır.

Potansiyel Toksisite: Genetik olarak değiştirilmiş organizmalar, aktarılan yeni gen ürünlerini ve onlardan kaynaklanan sekonder metabolitleri içerdiğinden, potansiyel bir toksisiteye sahiptir. GDO’lu bitkilerde bulunan özellikle zararlı ot ve böcek öldürücü genler ile terminatör teknolojisi gereği aktarılmış olan genler de toksin üreterek çalıştıklarından, dokularda birikme durumunda, önemli riskler oluşturmaktadır. Bu genlerin kullanılması pestisit kullanımını ortadan kaldırmıştır. Ancak, bu toksik madde kalıntılarının ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir.

Bu toksinlerin uzun dönemde insan sağlığına olan etkilerine ilişkin yeterli bilgi bulunmamaktadır. GDO’lu ve normal patateslerle beslenen iki grup farede yapılan çalışmada; normal patateslerle beslenenlerde hiç bir sorun olmamasına karşın, GDO’lu ürünlerle beslenenlerin sindirim sistemlerinde önemli zararlar belirlenmiştir.

Potansiyel Kanserojenlik: GDO’lu bitkilerin doğrudan ve dolaylı olarak kanserojen etkisinin olabileceği birçok araştırıcı tarafından belirtilmektedir. Özellikle, herbisitlere dayanıklı GDO’lu pamuk, soya, mısır ve kolza çeşitlerinde kullanılan bazı kimyasal maddelerin doğrudan kanser yapıcı oldukları bilinmektedir. Öte yandan, sindirim sisteminde tam olarak sindirilmeden dolaşım sistemine geçerek kan hücreleri aracılığı ile normal genoma katılabilen yabancı DNA parçalarının da hastalıklarda etkili olma ihtimali söz konusudur.

Antibiyotiğe dayanıklı mikroorganizma oluşumu: Günümüzde kullanılan biyoteknolojik tekniklerle bitkilere aktarılan genlerin büyük bir çoğunluğu bakteri ve virüs kökenlidir. Gen aktarımı esnasında GDO’lu bitkilerin seçilebilmesi amacıyla antibiyotik dayanım izleme genleri kullanılmaktadır. Ancak, bu antibiyotik dayanım izleme genleri insan ve hayvan bünyesindeki bakterilere yatay olarak geçişiyle onların da genlerinin antibiyotiklere dayanıklı hale dönüştürülmesi gibi sağlık açısından büyük riskler söz konusudur.

Besin değerinde bozulma: GDO’lu bitkilerde, yeni özellikler kazandırılırken, bitkinin orijinal yapısında bulunan bazı kalite öğelerinde önemli azalmalar olduğu tespit edilmiştir. Örneğin, kalp hastalıklarına ve kansere karşı önemli bir koruyucu madde olan “phytoestrogen” bileşiklerinin, klasiklere oranla, GDO’lu bitkilerde daha az olduğu bilinmektedir.

Çevresel Riskler

GDO’lu bitkiler üzerinde en çok tartışılan konuların başında çevreye verebileceği zararlar gelmektedir. Bilim adamlarının çoğu, GDO’lu bitkilerin ekolojik zararlarının olabileceği görüşünde birleşmektedir.

Toprak ve su kirliliği: GDO’lu bitkilerin kalıntılarındaki toksik maddelerin toprağa ve suya geçtiğine ilişkin çok sayıda araştırma sonucu bulunmaktadır. Bu nedenle, toksinlerin diğer organizmaların besin zincirine katılmaları da söz konusudur. Bazı genlerin ürettiği endotoksinlerin toprakta 33 hafta kaldığı belirlenmiştir. Öte yandan, GDO’lu bitkilerin ikinci kuşak üretimini engellemek amacıyla, uygulanan terminatör teknolojisi gereği, tohumlar üreticiye verilmeden önce yüksek dozda antibiyotik ile bulaştırılmaktadır. Bu tohumların ekilmesiyle toprağa önemli miktarda antibiyotik geçişi söz konusudur. Buğday ve pamuk gibi çok geniş alanlarda ekimi yapılan ürünlerde bu uygulamanın etkisinin ne kadar büyük olacağı açıktır. Klasik herbisitler ürüne de zarar verdiğinden, üreticiler tarafından son derece dikkatli ve düşük dozda kullanılır. GDO’lu çeşitler ot öldürücülere dayanıklı olduklarından, ürüne zarar vermeyeceği düşüncesiyle, daha fazla ilaç kullanımı söz konusu olmuştur. Denemeler sonucunda, GDO’lu soyalarda herbisit kullanımının bir kaç kat arttığı belirlenmiştir.

Faunada değişim: GDO’lu bitkilerin faunada yararlı akraba türlerin yok olmasına ve yeni zararlı populasyonlarının oluşmasına neden olabileceği tartışılmaktadır. Özellikle, GDO’lu mısırlardaki Bt genlerinin sadece koçan kurtlarına etkili olduğunun söylenmesine karşın, mısır bitkilerinin arasında yetişen ve üzerinde bol miktarda mısır çiçektozu bulunan “Asclepias” adı verilen bitkilerle beslenen kral kelebeklerinin de öldüğü görülmüştür. Ayrıca, yararlı böceklerden olan “Ladybugs” (hanım böceği) ve “Lacewing” gibi böceklerin öldüğü, bu böceklerle beslenen arı ve kuşların da zarar gördüğü saptanmıştır. Bilindiği gibi, dayanıklı çeşitlerin oluşturduğu baskı sonucunda zararlılar zamanla tepkilerini değiştirebilmektedir. Bu durumda hem GDO’lu bitkiler etkisiz hale gelmekte, hem de biyolojik savaşta Bt bakterilerinden yararlanma imkânı ortadan kalkmaktadır.

Mikrorganizmalarda değişim: Antibiyotiklere dayanım izleme genlerinin toprak bakterilerine geçmesi ya da terminatör teknolojisi gereği toprağa verilen yüksek dozdaki antibiyotiklerin baskısı nedeniyle dayanıklı yeni bakteri tiplerinin oluşma ihtimali her zaman vardır. Virüslere dayanıklı olarak geliştirilen GDO’lu bitkilerin, başka virüs tiplerinin ortaya çıkmasına neden olabileceği Michigan Üniversitesi’nde deneysel olarak kanıtlanmıştır. Virüs genleri, diğer virüs ve retrovirüslerin genleri ile karışabilmekte, bunun sonucunda da patojeniteleri artmış yeni virüsler oluşabilmektedir. Bu gen karışımının 8 hafta gibi kısa bir sürede gerçekleşebileceği deneysel olarak kanıtlanmıştır. Öte yandan, “Cauflower Mosaic” virüsü GDO’lu mısır, pamuk ve kolzalarda yaygın olarak kullanılmaktadır. “Pararetrovirüsler” grubundan olan bu virüsün, hepatit-B ve HIV virüsleri ile büyük benzerlik göstermesi, konunun önemini daha da artırmaktadır.

Florada değişim: Bitkilere kazandırılan yeni özellikler bu bitkilerin yaşadıkları çevredeki floranın bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitlilik kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengesinin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin yok olmasına neden olabilecektir. Çiçektozları, genetik kirlilikte en önemli etkendir. Mısır çiçektozlarının rüzgarın etkisi ile canlı olarak 1 km uzağa gidebildiği, yoncada arıların çiçektozlarını canlı olarak 2-3 mil uzağa taşıdıkları deneysel olarak belirlenmiştir. Genetik olarak değiştirilmiş bitki çiçektozlarının rüzgâr, kuş, arı, böce, mantar ve bakterilerce taşınması sonucunda kilometrelerce uzaktaki bitki türleri de etkilenecek ve genetik bir kirlilik ortaya çıkabilecektir. GDO’lu ürünlerden gen geçişleri yabani türlerin özelliklerini bozacak ve bitkisel gen kaynaklarının geri dönülmesi zor bir zararla karşı karşıya kalmasına neden olabilecektir. Ayrıca, GDO’lu bitkilerdeki herbisitlere dayanıklılık genlerinin yabani akrabaları olan otlara geçmesiyle, tarımsal mücadele güçlüklerle karşılaşabilecektir. GDO’lu mısırlardan yabani mısır türlerine gen bulaştığına ilişkin resmi raporlar yayınlanmaya başlanmıştır.Yabani floradaki genetik yapı değişiklikleri, onların gen kaynağı olarak değerini tamamen yok edebilir. Arkansas Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada, GDO’lu çeltikten, çeltiğin yabani gen kaynağı olan kırmızı çeltiğe gen geçişinin olduğu belirlenmiştir. GDO’lu bitkiler için geliştirilen herbisitler, bu bitkilerin dışındaki tüm bitkileri kesin olarak öldürmektedir. Geniş alanlara uygulanan bu tip herbisitlerden yabani floranın olumsuz etkilenmemesi mümkün değildir. Öte yandan, terminatör genlerin akraba türlere çiçektozları ile geçerek onların ikinci yıl tümüyle yok olmalarına neden olması yüksek bir ihtimaldir. GDO’lu bitkilerden kaynaklanabilecek genetik kirlilik, birçok yabani türün anavatanı olan Türkiye için ayrı bir önem taşımaktadır.

Variyabilite ve beklenmeyen sonuçlar: Ekosistemler son derece karmaşık bir yapıya sahiptir. Özellikle, GDO’lu bitkiler gibi, yeni organizmaların sistem içine girmesiyle bazı bilinmeyen risklerin ortaya çıkması beklenebilir. Bu zamana ve yere bağlı olarak türler arası gen akışının sonucunda ortaya çıkabilecek gen etkileşimlerinden kaynaklanmakta olup, populasyonda değişik bir karakterin ortaya çıkma ihtimali her zaman söz konusudur.

Sosyo – Ekonomik Riskler

Pahalılık: GDO’lu ürünlerin tohumları, GDO’lu olmayanlara göre, %25 ile %100 arasında daha pahalı olup her yıl yenilenme zorunluluğu söz konusudur. Fiyatının yüksek olması nedeniyle tohumluk alımını uzun süre devam ettiremeyecek olan küçük çiftçiler bu durumdan zarar göreceklerdir.

Tek tip çeşit ve ilaç kullanımı: Bitkisel üretimin GDO’lu çeşitlere dayandırılması, geleneksel tarımda yerel çeşitlerin kullanımında önemli azalmalara neden olabileceği gibi, tarımda tohumluk ve ilaç bakımından dışa bağımlılık sorununu da doğuracaktır.

Tohumluğun her yıl yenilenmesi: GDO’lu çeşitlerin sahip olduğu “terminatör gen” sistemi nedeniyle, tohumluk üretiminin çiftçiler tarafından yapılması olanaksızdır. Bu nedenle, tohumluğun üretici firmadan her yıl alınması zorunludur.

Çeşit karışımı: Aynı bölgede klasik ve GDO’lu çeşitlerin bir arada ekilmeleri halinde, çiçektozları nedeniyle, birbirlerine karışmaları kaçınılmazdır. Bu durumda, üreticilerin istedikleri tip ürünü özelliklerini bozmadan yetiştirmeleri imkânsız hale gelebilecektir. Bunlardan elde edilen ürünlerin de karışık olma olasılığı çok yüksek olacak ve tüketici açısından da önemli bir risk oluşturabilecektir.

GDO’lu çeşit yetiştiren ülke konumuna gelinmesi: Birçok Avrupa ülkesi, GDO’lu ürün yetiştirmeyen ülkelerden bile, dışalım yaptıkları ürünler için “Genetik Olarak Değiştirilmiş Organizma” değildir belgesi istemektedir. Bu çeşitlerin yetiştirilmesi halinde, klasik ürünlerin pazarlanması da önemli ölçüde zorlaşacaktır.

Din ve Etik Bakımından Konunun Sorgulanması:

Müslümanlar ve Museviler domuz eti ve türevlerini tüketmedikleri için domuz geni karıştırılmış ürünlerden de yemek istemeyeceklerdir. Ayrıca Müslümanlar bazı böcek ve hayvan genlerinin kullanıldığı ürünlere karşı da rezerv koyacaklardır. Aynı şekilde vejeteryanlar ise hayvansal gen içeren tüm bitkisel ürünleri tüketmek istemeyecektir. Bu durumda GDO’lu ürünlerin etiketlerinde gerekli bilgilerin doğru ve açık bir şekilde verilmesi bir insanlık görevi olarak ortaya çıkmaktadır.

Bir diğer risk ise:

Bugün GDO’lu tohumlarla ekimin yaygın yapılması, yasası ve yönetmeliği çıkmış olan “Organik Tarımı” da tehdit etmektedir. TÜRKİYE’de şu anda organik tarımı destekleme kanun ve yönetmeliği varken halen biyogüvenlik kanunu yoktur. Bu sebeple GDO tespiti yapılamıyor! Bu durumda, tohumun, toprağın, suyun temiz tutulabilmesi,GDO’lu yaygın ekimden dolayı rizk altındadır. Bu şartlarda, gerçek manada organik tarımdan söz etmek ağırlığını kaybetmektedir. Bir test yapılsa o ürünlerin en az yarısı imha edilecek veya organik diye satılamayacak duruma gelebilir…Izleme yok, denetleme yok, ustelik bunu yapabilecek beceri ve donanımda insan ve laboratuar da yok.
Yukarıda saydığımız riskleri dikkate alarak, Ülkemizde de, GDO’lu tohum, gıda ve katkı maddelerinin etiketlerinde mutlaka GDO’lu olduğu bilgisi mecbur tutulmalıdır. Hiç bir şekilde tüketicinin bilgisinin dışında ,formulasyonuna onay vermiyeceği bir ürünü satmaya kimsenin hakkı yoktur. Böyle bir eylem tüketicilerin evrensel sağlık ve inanç haklarını hiçe saymak olduğu gibi, bir insanlık suçudur.

Öyleyse yapılması gereken nedir? Burada esas olan, etkin, yaygın ve bilimsel bir izleme ve denetim mekanizmasının geliştirilmesi için çaba gösterme gerekliliğidir. Böyle bir yaklaşım biyogüvenlik ile ilgili yasa ve uygulamaların geliştirilmesini öncelikli kılmaktadır. Denetim ve izleme, genetik olarak müdahale edilmiş türlerin insan sağlığına ve çevreye oluşturduğu risk tehdinin doğru tespit edilmesi ve fayda/zarar belirlemeleri için zorunludur. Ayrıca genetik özkaynaklarının korunması, çeşitliliği ve sürdürülebilir kullanımının gözetilmesi sürdürülebilir tarım için de esastır. Dolayısıyla gıda ürünleri ve gıda hammaddesi olarak kullanılan malzemelerde, genetik olarak değişikliğe uğramış organizmaların (GDO), ve bunları içeren ya da bunlardan elde edilmiş ürünlerin kullanımına izin vermek için ilk şart gerekli bilimsel ve teknik altyapıyı kurmaktır.

Etkin bir biyogüvenlik altyapısı ve çerçeve kanunu bu anlamda bizim de ilk önceliğimiz olmalıdır.Devletin etkin ve yaygın denetim ve izleme görevi birincildir. Diğer yandan biz istemiyoruz ya da yasakladık diye GDO’lardan uzak, mutlu ve rahat bir hayat süreceğimizi zannetmek te yapılacak en büyük yanlış olacaktır. Bugün dünyanın vardığı noktada maalesef GDOlar neredeyse heryerde var ve onları görebilen, izleyebilen ve gerektiğinde durdurabilen bilimsel yeterliliğimiz olmadan onları kontrol etmek diye bir imkânımız olamaz. Bu durumda bilinmeyen bir hedefi boykot etmenin pratik bir değeri de olamaz. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi yok misali.GDO tespiti konusunda bilimsel araştırmalar halen tüm dünyada sürmekte ve mevcut testler her gün geliştirilmektedir. Bu noktada halen ülkemizde bu testlerin yapılamaması büyük bir risk teşkil etmektedir. Gerek tedarik zinciri, gerekse üretim süreçleri içinde düzenli ve yetkin bir (iç) denetim, atılması gereken ilk adım olarak görülmektedir. Ancak, en ideal koşullarda görevini yapıyor da olsa devletin denetleyici rolü ancak bilgili ve ahlaklı üreticiler, seçme hakkı olan ve hakkını arayan tüketiciler, ve daha da önemlisi konuya hakim, yetkin araştırmacıların varlığında amacına ulaşır.

Derleyen: H.K.BÜYÜKÖZER.DR.Müh.

Kaynakça:

1- Tarım Teknolojilerinde Yeni Yaklaşımlar ve Uygulamalar: Bitki Biyoteknolojisi ( Prof. Dr. Murat ÖZGEN, Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Ankara. Prof. Dr. Filiz ERTUNÇ, Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Bitki Koruma Bölümü, Ankara.
Doç. Dr. Gülcan Kınacı, Osmangazi Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Eskişehir.

Dr. Mustafa YILDIZ, Melahat BİRSİN, Hakan ULUKAN . Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Ankara

Dr. Haluk EMİROĞLU5, Bilkent Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Ankara

Arş. Gör. Nur KOYUNCU A.Ü. Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Ankara

Doç. Dr. Cengiz SANCAK, A.Ü. Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Ankara)

2- Makale(Dr.Birep Aygün.Gıda Güvenliği Yahoo Grup)

3- Genetik Modifiyeli Ürünler Slayt çalışması.Süleyman Deveci.Y.T.Ü. Fen Bilimleri Enstitüsü. Kimya Müh. Bölümü

Gıda Raporu

Misvak Kullanmak



Misvak, Arapça olarak sürtme, ovalama mânâsına gelir. Hadîs-i şerîflerde dişleri temizleme ya da fırçalama âleti mânâsında kullanılmıştır. Arapça “erak”, Latince “salvadora persica” adlı ağaçtan elde edilir.

Misvak, pek çok hadis-i şerifte ısrarla tavsiye edilmiştir. Onlardan bazılarını şöyle zikredebiliriz:

“Eğer ümmetime zor gelmeyeceğini bilseydim, her namaz için abdest almalarını ve her abdestle birlikte misvak kullanmalarını emrederdim.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 259)

“Misvaklanmak ağzı temizler, Rabbi râzı eder.” (Müsned, VI, 47)

“Muhakkak sizin ağızlarınız, Kur’ân okunan yerlerdir. Onları misvakla iyice temizleyin!..” (İbn Mâce)

“Beş şeyin peygamberlerin sünnetinden olduğu rivayet edilmiştir: Haya, hilm, kan aldırmak, dişleri misvakla temizlemek, güzel koku sürünmek.” (Bezzâr)

Huzeyfetü’l-Yeman -radıyallâhu anh-, “Gece kalktığımızda ağızlarımızı misvakla temizlemekle emrolunduk.” demiştir. (Buhârî, Nesâî)

Ashâbına her fırsatta misvak kullanmalarını tavsiye eden Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bizzat kendisi de bu noktada ümmetine örnek olmuştur.

Şürey bin Hânî, Hazret-i Âişe -radıyallâhu anha-’ya:
“-Rasûlullah, eve girdiğinde ilk iş olarak ne iş yapardı?”diye sorduklarını, onun da:
“-Misvaklanırdı.” buyurduğunu nakletmiştir. (Müslim)

Yine Hazret-i Âişe -radıyallâhu anha-’dan rivâyet edildiğine göre, “Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına (her gece) abdest suyu ile birlikte misvakı da konurdu. O da gece kalktığında ihtiyacını giderir, ardından misvaklanırdı.” (Ebû Dâvud)

Buhârî’nin Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh-’ten rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz’in sadece dişlerini değil, dilini de misvakladığını öğrenmekteyiz.

Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre, misvak kullanarak kılınan iki rekat namaz, misvak kullanmadan kılınan 70 rekat namazdan üstündür. (Ebu Nuaym)

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- misvak kullanmanın, kişinin fesahatını/güzel konuşmasını sağladığını; Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da hâfızayı güçlendirip balgamı giderdiğini söylemiştir.

Misvakın Botanik Özellikleri

Erak Ağacı, özellikle Suudî Arabistan, Afrika, Yemen ve Hindistan gibi sıcak bölgelerde yetişir. Eğri gövdeli, kokulu bir ağaçtır. Misvak olarak, kökünü kullanmak daha uygun olmakla birlikte, daha ziyade dalları tercih edilir. Tohumu ve yaprakları da şifalı bitki olarak kullanılmaktadır.

Misvak ağacının meyvesine “kebas” (berir) denilir. Meyveler, nohuttan biraz küçük, üzüm salkımı şeklindedir. Önceleri yeşil kırmızı bir renkte ve acımsı olup sonraları rengi siyahlaşır ve tatlanır. Ağacın dalında olgunlaşan meyveleri, hem insanlar, hem de hayvanlar tarafından tüketilir.

Nitekim Câbir bin Abdullah şöyle demiştir:

“Bir defasında biz Rasûlullâh ile beraber misvak ağacının meyvesini topluyorduk. Bu esnada Peygamber -aleyhisselâm- bize: “-Sizlere bu meyvenin siyahını toplamanızı tavsiye ederim. Zira siyahı en güzeli ve en iyisidir.” buyurdular. (Buharı, Et’ime)

Misvakın meyvesi iştah açıcı ve hararet vericidir. Mideyi kuvvetlendirdiği gibi ağız kokusunu güzelleştirir ve dimağı dinlendirir. Su ile kaynatılıp içildiğinde idrarı artırır, mesâneyi temizler.

Misvak Nasıl Kullanılır?

Misvak taze ve kuru olmak üzere iki kısma ayrılır.

Taze misvağın kabuğu 2 cm. uzunluğunda, fırça olacak şekilde soyulur. Bu uç, hafif çiğnenerek lif lif fırça hâline getirilir. Soyulan kabuklar, tere otu lezzetinde ise misvakın taze olduğu anlaşılır.

Kuru misvak da aynı şekilde açılır ve ılık suda yarım saat bekletilir. Ağızda çiğnenerek fırça hâline getirilir.

Misvakın boyunun dört parmak uzunluğu ile bir karış arasında olması mendup (güzel) sayılmıştır. Çapı ise, serçe parmağı kadar olmalıdır. Misvaklamaya dişlerin ortadan sağ tarafını yaparak başlamalıdır. Dişler, diş etlerine zarar vermeden enine ya da boyuna misvaklanabilir.

Yapılan deneylerin sonucuna göre, dişler misvaklandıktan sonra iki saat süreyle dişlerde mikroorganizma gözükmez. İki saat sonra mikrop tekrar üremeye başlar. Kullanılan misvaklarda ise, kullanımdan hemen sonra bakteriler bulunmuş, fakat oda sıcaklığında iki saat bekletilince bakterilerin ya azaldığı ya da tamamen yok olduğu gözlenmiştir. Bu da misvakın içindeki kimyasal maddeden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte ucu açılmış bir misvakta en çok iki-üç gün dişler temizlenebilir. En iyisi yeni uç açılarak yapılan diş temizliğidir

“Medicana” adlı bir derginin 54. sayısında misvak hakkında şu bilgiler verilmektedir:

“Bu misvak çubukları, dişlerde meydana gelen mikrop plaklarını, hem mekanik olarak hem de plağı teşkil eden maddelerle reaksiyona girerek temizliyor. Bu çubukların, dişleri beyazlatan ve koruyan florur, slika, alkolidler, uçucu nebâti yağlar, reçine, sakızlar, taninler ve antra kinonlar ihtiva ettiği, dişleri temizlemenin yanı sıra diş etlerini stumüle edip şişme ve kanamaları iyileştirdiği anlaşılmıştır.”

Misvakla ilgili İndiana Üniversitesi Kimya Bölümü ve Kral Suud Üniversiteleri’nin çok ayrıntılı araştırmaları bulunmaktadır. Bu araştırmalardan özet olarak şunları söyleyebiliriz: Misvak anti-septik anti-mikrobiyal maddeler içerdiğinden, dişler kadar diş minesi, ağız içi yaraları, boğaz ve damak için de faydalıdır.

Bilimsel araştırmalar, misvakın 30 kadar kimyevî ve organik madde içerdiğini göstermiştir. Bunlar, diş parlatıcı ve temizleyici maddeler olduğu kadar sindirim sistemini iyi yönde etkileyen faydalı maddeler de içermektedir. Bu maddelerden bazılarını sayacak olursak:

-Diş etlerini iyileştirici C vitamini,
-Diş minesini koruyucu çam sakızı,
-Diş etlerini uyarıcı trimetil ami,
-Diş etlerini sıkılaştırıcı astrinjent,
-Ağızda asit üretimini önleyici, diş çürümesini önleyici benzylisothiayanat,
-Mikrop öldürücü, iltihap kurutucu jogolon,
-Beyin için önemli olan fosfor ve ayrıca kalsiyum ve potasyum…
-Misvağın pankreas, mîde asiti, mîde ülseri ve böbrekler üzerine müsbet yönde etkisi vardır.
-Ağız içi asiti dengelediği, kan serumunu çok hafif aktive ettiği, şeker düşürücü olduğu, iltihap kuruttuğu ve idrar söktürücü olduğu da laboratuar çalışmalarıyla ispatlanmıştır.
-Sindirimi kolaylaştırdığı gibi mide asidinin dengede kalmasına da faydalıdır.
-Diş çürüklerinden kaynaklanan göz tansiyonun düşmesini de misvak kullanarak önleyebiliriz.
-Diş taşları, tabiî bir yol olan tükürükten meydana geldiği için, düzenli misvak kullanarak tükürükteki kalsiyum tuzlarının dişe yapışması ve diş taşı oluşumu engellenmiş olur.

Misvağın Diğer Faydaları

-Sünnete ittibâ niyetiyle olduğu için Allâh’ı râzı eder.
-Misak kullanan dünyadan temiz olarak çıkar.
-Misvak kullanana Peygamber Efendimiz mağfiret diler.
-Peygamber Efendimiz’in Kevser havuzundan içmek nasip olur.
-Melekleri sevindirir.
-Arş o kimseye duâ eder.
-Kabrin geniş olmasını sağlar.
-Sevapları arttırır.
-İhtiyarlığı geciktirir.
-İman ile şehâdet getirerek ölmeye vesile olur.
-Sırattan çabuk geçmeye yardımcı olur.
-Hitâbeti güzelleştirir.
-Kekemeliğe faydalıdır.
-Sesi güzelleştirir.
-Yüzü güzelleştirir.
-Gözün nûrunu arttırır.
-Kalbi temizler.
-Hazmı kolaylaştırır, vücut hararetini giderir.
-Kalp ve mide sinirlerini kuvvetlendirir.
-Mideyi düzeltir.
-Bedeni kuvvetlendirir.
(Bkz: İmâm-ı Gazâlî, İhya; Muhammed Hamdi Erdem, Ruhu İslam, s. 113-114)

Bal Kabağı Adeta Mucize Besin

"Bal kabağı" deyip geçmeyin! Çünkü, bu ürün alzheimer, erken yaşlanma ve kansere karşı koruyucu olmasının yanısıra, vücudun "paslanmasını" önleyen en güçlü antioksidanların bir çoğunu içeriyor.



Göz ve Beyin İçin Mükemmel Bir Besin

Bal kabağının hem göz hem de beyin sağlığı için de mükemmel bir besin olduğunu belirten uzmanlar, bal kabağının kolay sindirilebilme özelliğiyle mide ve bağırsaklar için de birçok faydasının bulunduğunu vurguluyor.

Kabızlık ve Hemoroidi Olanlara da Tavsiye Ediliyor

Uzmanlar, bal kabağının bol miktarda lif içermesi nedeniyle gıdalar ile alınan toksinlerin atılmasına ve kolesterolün düşmesine de yardımcı olduğuna işaret ederek, bu ürünün konstipasyon (kabızlık) ve hemoroid (basur) sorunu olanlara da tavsiye edildiğini belirtiyor.

Bal kabağı kolay sindirilebilmesi ve önemli özellikler taşıması nedeniyle soframızdan eksik edilmemesi gereken bir besin ve haftada birkaç kez yarım su bardağı kadar tüketimi yeterli...

Şu Vitaminleri de İçeriyor

100 gram bal kabağı protein, karbonhidrat, lif, fosfor, kalsiyum, demir, sodyum, potasyum, A, B1, B2, B3, C ve E vitaminlerini içeriyor.

Bal Kabağı Nasıl Seçilir?

Uzmanlar, vatandaşlara bal kabağı alırken, önceden soyulmuş ve ambalajlı olanları tercih etmemelerini öneriyor. Kabuk rengi soluk olmayıp, canlı renkli ve sert olan bal kabağının tercih edilmesi de ayrıca önem taşıyor.

Kabak Çekirdeği de Mükemmel Bir Mineral

Mineraller açısından mükemmel bir kaynak olan kabak çekirdekleri de B vitaminlerini de içerdiği gibi kemik sağlığı ve kan pıhtılaşması için önemli K vitaminini de bünyesinde barındırıyor.

Yarım bardak kabak çekirdeği ile günlük magnezyum gereksiniminin yüzde 46.1’i, demirin yüzde 28.7’si, manganezin yüzde 52’si, bakırın yüzde 24’ü, proteinin yüzde 16.9’u ve çinkonun da yüzde 17.1’inin karşılanabileceği belirtiliyor.

Uzmanlar kabak çekirdeğinde bulunan yağ bileşenlerinin, testosteron ve DHT tarafından oluşturulan prostat hücre çoğalımının tetiklenmesini engellediğinin de gözlemlendiğini belirtiyorlar.

Açken tüketildiği zaman bağırsak kurtlarının düşürülmesine de yardımcı olan kabak çekirdeğinin, kemik yoğunluğunun artırılmasına olan katkıları konusunda ise çalışmalar sürüyor.

Dünyanın En Yüksek Binası



800 metreyi aşan bina, bugüne kadar bu konuda bir numara olan Taipei 101 kulesinden 300 metre dolayında daha yüksek.

Yapımında 12 bin işçinin çalıştığı 160 katlı Dubai Kulesi'nin inşaatına 2004'te başlandı. Dünyanın en yüksek binası 4,1 milyar dolara mal oldu. Dubai emirinin şirketi Emaar Properties'in en iddialı projesi Dubai Kulesi'nin 150. katından sonrası çelik konstrüksiyonla inşa edildi.

Anten kulesiyle 818 metreye ulaşan Dubai Kulesi'nin en dikkat çeken özellikleri ise şöyle:

- 95 kilometreden bile görülebiliyor.

- Gökdelenin 124. katı, dünyanın halka açık, en yüksek ve terası bulunan gözlem katı.

- 160 lüks otel odası ve suite sahip.

- Binada 57 asansör, 1044 daire, 3000 araçlık yer altı oto parkı var.

- Dış cephesini ve iki kanadını oluşturan cepheyi kaplayan cam panellerin sayısı 28 bin 261.

- Dubai Kulesi için 330 bin ton metre küp beton döküldü, 39 bin ton çelik kullanıldı, 22 milyon saat çalışıldı.

Oscarlar Niçin Bir Aldatmaca?



Bu kadar çok film niye bu kadar kötü? Bu yılın Oscar adayları bir propaganda geçidi, basmakalıp kurgular ve düpedüz bir ikiyüzlülük göstermektedir. Filmlerde baskın tema, tam yıllanmış bir Hollywood klişesidir: “Amerikan ruhu diğer toplumları işgal etmek, tarihlerini çalmak ve hafızamızı boş şeylerle doldurmak hakkına sahiptir!” Yazar ve film direktörleri ne zaman, dünyayı kontrol ve tahrip etmek için kendini adamış pezevenkler gibi değil de sanatçılar gibi davranacak?

Ben, sizi, yerli bir Amerikalı yapmadıkça yeterince zararsız olan ve Vahşi Batı mitini içeren filmlerle büyüdüm. Filmlerde esas kurgu yani altyapı değişmez. Filipinler’den Irak’a örtülü katliamlar gerçekleştiren Amerikalı sömürgeci saldırganların asaletini kendine saygısı olmayanlar olarak takdim eder. Aldatmacanın, sahtekârlığın gücünü tam olarak, Vietnam’a bir savaş muhabiri olarak gittiğimde anladım. Sanayi katliamına kurban giden Vietnamlılar, John Wayne filmlerinde, kaderleri önceden belirlenmiş “pis” ve “ilkel yerlilerdi” ve bu filmler Wayne’ın, Hollywood’a göz kamaştırıcı bir geri dönüşü veya ona olan borcunu ödemesiydi.

Katliam kelimesini ticarî olarak kullandım, çünkü Hollywood, Amerikalıların suçlarını muhteşem bir şekilde gizlemektedir. Bunlar savaş değil fakat, silah müptelası, cinayet “kültürünün” ihracıdır. Ne zaman ki, psikopatlar nosyonu bir kahramanlar gibi ince giyinmişse, kan banyosu bir “saf…. Soundtrack ile bir “Amerikan trajedisi” olur.

Kathryn Bigelow’un Yaralı Dolap filmi bu gelenektendir. Birçok dalda Oscar favorisi olan bu film, CNN’de, Paul Chambers tarafından “Irak savaşı üzerine seyrettiğim herhangi bir belgeselden daha iyi.” Şeklinde yorumlanmıştı. Guardian’da Peter Bradshaw’ın gözünde ise bu film “iddiasız berrak”lığa sahipti ve “Irak’ta uzun ve acı dolu bir oyunun sonu hakkında”ydı. Film “savaşın getirdiği ıstırap, hata ve trajedi hakkında olmaktan da öte, bu mânâdaki filmlerin en ciddîsi olarak” yorumlandı.

Bu ne zırvalık. Bigelow’un filmi, bir milyondan fazla insanın ölümünün sinematik bir ilgisizliğe havale edildiği bir başka insanın ülkesinde, büyük bir heyecanla standart psikopatlığını yaşamayı hayal eden birini bize imrendirerek anlatmaktadır. Bigelow etrafında bize sunulan sarhoşluk, onun Oscar alacak olan ilk kadın yönetmen olmasıdır. Ne kadar aşağılayıcı bir hâl, bir kadın, bütünüyle erkek şiddeti üzerine bina edilmiş bir savaş filmiyle ödüllendiriliyor.

1978 yılında çevrilen ve medyada büyük bir yankı uyandıran Geyik Avcısı (Deer Hunter) filmini eleştirmenler “işte bir milletin günahını temizleyebilecek” bir film olarak alkışlanmıştı. Geyik Avcısı, 3 milyondan fazla Vietnamlının öldürülmesine sebeb olan savaşı methediyor, conilerin Vietnamlıları öldürmesini ise “barbar komünistlere karşı bir direniş olarak” övüyordu. 2001 yılında ise, Ridley Scott’un Kara Şahin Düştü filmi de benzer şeyler söylemekteydi. Havadan toplu temizlik yapan kahramanlar 10 binden fazla Somaliliyi katlederken, Somali’deki, başka bir Amerikan “asil başarısızlığını” ince bir ayarla, işgalin haklı göstermeye çalışıyordu.

Öte tarafta ise hayran olunası bir Amerikan savaş filmi, Redacted, (Tashih Edilmiş-Düzeltilmiş) eğitici bir filmdir. 2007 yılında Brian Palma tarafından çekilmiş olan bu film, bir grup Amerikalı tecavüzcü asker tarafından ırzına geçilen ve ailesi katledilen Iraklı bir genç kızın hayatını anlatan gerçek bir hikaye üzerine bina edilmiştir. Filmde kahramanlık ve müshillik yok! Katiller katil ve Irak’taki destansı suçların suç ortağı Hollywood ve medya, Palma tarafından gayet mahirâne bir şekilde anlatılmaktadır. Film katledilen Iraklı sivillerin fotoğraflarını gösteren bir seri resimlerle bitmektedir. Palma, emir verildiği zaman askerlerin gözleri “meşrû sebeblere dayanarak” emir verilmiş gibi gözleri kararıyordu, diyor. Palma, “bu korkunç bir şey” diyor ve ekliyor; acı çeken bu insanların asil tarafları bizlere gösterilmedi. Redacted filmi büyük bir ironiye kurban gitti ve gerçekten düzeltildi. Sınırlı bir gösterimden sonra bu güzel film ortadan kayboldu.

Amerikalı olmayan ( veya Batılı olmayan) insanlık ölü veya canlı, posta kutusunda temyiz hakkı sahip, hukukî bir hakkı olmayanlar olarak görülüyor. Onlar “ötekiler” ve en iyisi, “bizim” tarafımızdan korunmasına izin verilmiş olandır. James Camaron’un bol paralı ve bol şiddetli, 3D (boyutlu) Avatar filminde, Na’vi gibi asîl yerliler, onları koruyacak Yüzbaşı Jake Sully gibi iyi bir Amerikan askerine ihtiyaç duyar. BU onların “iyi” olduğunun tasdikidir. Natch.

Benim Oscar’ım, mevcut en kötü aday, Güney Afrika’daki ırk ayrımına (apartheid) karşı mücadeleyi aşırı bir yağ çekmeyle aşağılayan Clint Eastwood’un filmi Invictus’a. İngiliz gazeteci John Carlin tarafından yazılan ve tarihî metinlerden yoksun bırakılmış Nelson Mandela’yı anlatan film, bir ırk ayrımcılığı propagandası ürünü olabilirdi. Irkçılığın taltif edilişinde, “gökkuşağı halkının” her derdine deva olarak eşkıyalık kokan rugby spor kültüründe, Easwood, Mandela’nın kucak açtığı ve acılarının sembolü olan kızgın Springbok sembolünün, bir çok Güney Afrikalıyı derin bir şekilde utandırmasını ve yaralamasını ancak güç bela ve oda imalı bir şekilde verebilmiştir. Mandela, hâlâ bir tehdit olan Siyahî şiddeti değil, Beyaz şiddeti silip, süpürmektedir. Boer ırkçılarına gelince, onlar gerçekten altın bir kalbe sahipler. “Çünkü biz gerçekten bilmiyoruz.” Şuuraltındaki tema aynı, birbirine benzer: “Sömürgecilik, bağışlanmayı ve uzlaşmayı hak eder, fakat asla adil olmayı haketmez!”

İlk başlarda, Invictus’a pek önem vermedim fakat sonra çevremde sinemada bu filmi seyreden gençleri ve diğerlerinin ırk ayrıcılığı korkusu hakkında bir referanslarının olmadığını görünce anladım ki, bu kurnaz travesti, bizim hafızamızı ve ahlakî değerlerimizi yeniden şekillendirmektedir. Eastwood’un, Amerikan Derin Ruhunda Sambo gibi eğlenceli ve mutlu bir şey yaptığını hayal edin! Buna asla cesaret edemeyecekti.

Oscar alacağı iddia edilen filmlerden bir tanesi de, işten atılmış Amerikalı olarak ve sık sık uçuş noktalarında buluşan, seyahat eden Amerikalıları anlatan, George Coloney’in Up in the Air filmi. Aşırı duygusallığa kaçmadan önce bayatlayan klişeleri, özellikle de kadınlar için olan her klişenin adeta bir emir verilmiş gibi sunulduğunu görüyoruz. Bir Fahişe, bir azize ve bir üçkâğıtçı klişeleri… Bununla birlikte, gerçekten işten atılmış insanların rol aldığı bu filmi çeken Jason Reitman, bu “zamanımızın bir filmi” diyor. “Onlarla bu ekonomide işlerini nasıl kaybettiklerini görüştük.” Onları, işlerini kaybederken neler yaptıklarını, bu filmde de aynısını yapmaları için, ateşledik.” şeklinde konuştu. Reitman film için “Yüzde yüz gerçek bir oyuncu olmayan bu insanları seyretmek inanılmaz bir tecrübeydi.” İfadelerini kullandı.

Vayy be, ne galip ama!

John Pilger